Atanamayan Öğretmenler ve Düşündürdükleri

Ali Aydın
Özgür Eğitim-Sen Genel Sekreteri Tüm Yazıları
15.11.2016
A+
A-

Yakın bir tarihte (29.11.2011),bir gazetede yayımlanan bir söyleşide kendisine yöneltilen bir soru üzerine Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, atama bekleyen öğretmen adaylarına “Bu kadar öğretmene ihtiyacımız yok, yeteneklerine uygun başka mesleklere yönelsinler.”  tavsiyesinde bulunmuştu. Kuşkusuz söz konusu tavsiye Sayın Bakanın selefi olan Nimet Çubukçu’nun atanamayan öğretmenlere yönelik vaadinin de iptali anlamına geliyor. Öte yandan ifadenin barındırdığı tını, başta öğretmenler olmak üzere pek çok kesimi rahatsız etti. Pek çok insanı yakından ilgilendiren bir soruna temas ederken basına verilen bu türden demeçlerde hassasiyet, empati, duyarlılık gibi pek çok unsurun dışarıda bırakılması en son Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Milli Eğitim Bakanının öğretmenlere şahsiyet kazandıracağına yönelik açıklamasında da görüldüğü üzere yerleşik bir hale gelmiştir. Umulur ki bundan sonraki süreçte sorumluluk sahibi olanlar, sorumluluklarına paralel bir üslup benimseme noktasında gerekli özeni gösterirler. 

Batı’da sosyal devlet anlayışının çöküşü, ekonominin tüm dünyada kriz kavramıyla uyumlu hale gelen doğası ve tabi ki kapitalizmin yapısal sorunlarıyla birlikte artık devletler kendilerini istihdam ile kayıtlı ya da istihdama ilişkin sorumlu özne olarak görmemektedirler. Günün şartları içerisinde girişimci ruh; kutsal ruh olarak ikame edilmiş görünmektedir. Yoksulluk bile neredeyse beceri ve kabiliyet yoksunluğunun bir neticesi olarak yorumlanmaktadır. Aslında böyle bir yorumu mümkün kılması ya da böyle bir yoruma meşru bir zemin arama ihtiyacına cevap vermesi noktasında girişimci ruh miti bir enstrüman olarak hizmet görmektedir. Kuşkusuz böylesi bir enstürman, sistemin kendi iç çelişkileri ve sorun üretme maharetini mahirce gizlemekte ve şu an örnek sıkıntısı çekmeyeceğimiz biçimde ve söz konusu açıklamada egemen olan havada rahatlıkla teneffüs edebileceğimiz miktarda kendisini görünür kılmaktadır.

1970’li yılların sonunda Almanya’da sosyal demokratik refah devleti anlayışının hâlâ yerinde saydığı ama tehdit altında olduğu bir dönemde üçte iki toplumu terimi yaygındı. Sosyal demokratik siyaset anlayışı bir refah devleti/tam istihdam koalisyonunun endüstri toplumlarındaki seçmen yığınlarını daima içereceği varsayımına dayandırılmıştı. Peter Wagner’in de dediği gibi durum artık böyle değilse eğer, o halde buyurma kuralları bu üçüncü “üç”ün gözden çıkarılmasına izin verir ve girişim kültürü söylemi bu gözden çıkarma için bizzat bu insanların suçlanılmasına elverişlidir. Bu noktada öğretmenler acaba üçüncü “üç” olarak gözden çıkarılanlar arasında mı düşünülmektedirler? 

Devlet dediğimiz siyasal örgütlenmenin meşruiyeti aslında insanın iki temel varoluşsal korkusunu giderme becerisiyle ilintilidir. Söz konusu iki varoluşsal korku açlık ve ölümdür. Devletler güvenlik ve adil bölüşüm ile bu iki korkuyu izale edebildikleri oranda egemen oldukları nüfusun yönetilebilirliğini mümkün kılarlar. Dolayısıyla vatandaşların hayatlarını idame ettirme noktasında ihtiyaç duydukları iş ve iş talebi şu an için cari kamu personel rejimi ile uygunluk arz etmemesi sebebiyle hafife alınacak ya da tavsiyelerle geçiştirilecek bir mesele değildir. Bu sebeple devletin öğretmen ihtiyacı ortadayken, devletin kurumlarından eğitim almış ve yeterliliklerini gösteren diplomaya sahip olan öğretmen adaylarının talebi son derece meşru bir taleptir. Durum böyleyken yetkili kişilerin kendilerine başka bir mesleği icra etmeleri hususunda tavsiyelerde bulunması, topu taca atmak ya da kendi uhdesindeki bir sorumluluğun yerine getirilmesine yönelik haklı bir talebe karşılık istifini bozmayan bir buyurganlık ile cevap vermek olarak değerlendirilebilir.

Atanamayan öğretmenlerin söz konusu sorunlarının yanında; hâlihazırda atanmış bulunan ve görev yapmakta olan öğretmenlere ilişkin yaklaşımlara da kısaca değinmekte yarar var. Bir taraftan eski halin muhal olduğuna ilişkin beyanlarla karşılaşıyoruz. Sözünü ettiğimiz sıklıkla şikâyet konusu edilen hantal bürokrasidir. Artık bunun sürdürülemez olduğu her fırsatta yetkililerin ağzından sürekli olarak duymaya alıştığımız cümleler haline gelmiştir. Şunu belirtmeliyiz ki bu konuda onlarla aynı düşünüyoruz; lakin şöyle bir sıkıntı da var. Eskiyi terk ederken yeni olarak önerilen ne? Mevcut uygulamalarda öğretmenlere bunun yansıması nasıl olmaktadır? 
Öğretmenler açısından bakıldığında her 24 Kasım’da bir vazifeyi ifa etmenin dışında pek de bir anlam taşımayan klasik Öğretmenler Günü kutlamalarından başka, öğretmenlere olumlu anlamda hiçbir mesaj layık görülmemektedir. Özlük haklarında istikrarlı bir biçimde yaşanan geri gidiş, öte yandan çalışma saatleri üzerinden nahoş imalar içeren ve öğretmenleri, çalışmıyorlar ithamıyla yüz yüze bırakmaya dönük yaklaşımlar, Bakanlık ile öğretmenler arasındaki ilişkiyi gerilimli hâle getirmektedir. Eğitimciler bugün için öğretmenlik mesleğinin sürüklendiği noktayı öğretmenlerin “proleterleşmesi” olarak görmekte ve tartışmaktadırlar.

Tam yüz yıl önce Frederick Winslow Taylor, Bilimsel Yönetimin İlkeleri isimli kitabını yayımlamıştı. Taylor’un en çok verimi, en düşük maliyetle elde etmeyi uman ve işçileri makinelerin bir uzantısı olarak gören görüşleri çok tartışıldı ve sonraları eleştirilerek aşıldı. Bugün ise Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere pek çok kurumda, yeni kamu işletmeciliği adı altında neredeyse Taylorcu denilebilecek kaba işletme politikaları kendisini hissettirmektedir. Eğer yüzyıllık bir geri dönüşle Taylor’a dönülecekse, o zaman yeni olan nedir? Eğer verimlilik elde etmek maksadıyla Taylor’da karar kılındıysa, şu bilinmelidir ki kendi çalışanlarını örseleyen hiçbir kurum verimli olamaz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.