Üniversite,siyaset ve öğrenci olayları

Ali Aydın
Özgür Eğitim-Sen Genel Sekreteri Tüm Yazıları
15.03.2017
A+
A-

Başbakan Erdoğan’ın ODTÜ yerleşkesinde bulunan TÜBİTAK tesisini, Türkiye’nin “Göktürk 2” isimli uydusunun uzaya fırlatılmasını izlemek maksadıyla ziyareti esnasında yaşanan olaylar, geçen haftadan beri çeşitli tartışmalara konu oldu. Siyasi çevrelerin, akademik camianın ve medyanın olayları ele alma biçimine rengini veren asıl unsur; tartışmaya katılan tarafların politik kabulleri ve söz konusu olayın aktörleri olarak gördükleri öğrencileri ya da Başbakanı politik kabullerin neticesinde yapmış oldukları tercihe göre desteklemek ya da eleştirmek biçimindeydi.
Polis ve öğrenciler arasında gerçekleşen çatışmanın görüntülerini söz konusu olayı tartışmak için bir vasat olarak kabul edenler de oldu. Bu noktada odaklanılan ise; polis panzerleri, biber gazları ile atılan taş ve molotoflardı. Oysaki hem bu olayın hem de tarihi tecrübenin gösterdiği ve kolektif hafızada canlı duran pek çok olayın bizlere hatırlattığı gibi çatışma; belirli kabuller üzerinden işleyen bir sürecin çoğu zaman kaçınılmaz, mukadder sonucu olmaktadır. Dolayısıyla bir sonuç olarak ortaya çıkan çatışma ve çatışma görüntülerinin ötesinde meseleyi kendisine yatırım yapılan, yapılandırılan bir sürece ve bu süreçte farklı politik grupların konumlanışları ile dayandıkları zihinsel formasyona çevirmek çok daha açıklayıcı olabilir.  
Türkiye’de bu tür tartışma başlıkları ortaya çıktığında kendisini sürekli doğrulayan gerçek Türkiye’nin Soğuk Savaş mantığından henüz çıkamadığıdır. Soğuk Savaş dönemi boyunca “evrensellik” iddiası ile kendisini “mutlak” bir hakikat olarak dayatan ideolojiler ve bu ideolojilerin mensupları “iktidar odaklı” ve kendi politik cepheleri için “güç temerküzünü” esas alan mücadele ve örgütlenme anlayışlarıyla karşıt pozisyondaki aktörlerle karşı karşıya geldiler. Mutlak bir hakikatin taşıyıcısı ve temsilcisi olduğu önkabulüne yaslanan ve bu yaslanmışlığın güveni ile şiddeti de kutsayan ve bayraklaştıran keskin bir duruşun kendisi için meşrulaştırdığı en vahim durum; kendisi dışındakileri yahut kendisine benzemezliği ile var ve görünen olanı, her türlü aracı da kullanarak görünmez hâle getirmekti.
Türkiye’nin siyasal iklimine hâkim bir atmosfer olarak karşımızda duran ve bir şekilde esaslı bir biçimde hesaplaşılması gereken asıl mesele tam da bu noktada kaim. Öyle ki bu politik tecrübenin dayandığı arka plan olarak muhkem bir biçimde belirleyiciliğini koruyan zihniyet ve bu tür bir zihniyetten neş’et eden vasat; ne hükümetin ne bir siyasi partinin ne de politik grup ya da cemaatin üstesinden gelebileceği ya da başa çıkabileceği bir durum değildir. Kendi hakikatini “bilimsellik”, “millilik”, “kutsallık” gibi kavramlarla haleleyen ve karşıtı olarak gördüğü, bildiği ile teması, iletişimi sıfırlayan; kendi sübjektif duruşu içine kendisini hapsederek bu duruşun dışarıda bıraktıklarına hiçbir biçimde alan açmaya razı gelmeyen; dolayısıyla tamamlanmış ve her türlü eksiklikten kendisini münezzeh gören söylemler ve eylemlilikler çok daha derin ve esaslı sorgulamalara bizleri mecbur etmektedir.
12 Eylül’e giden süreçte revaçta olan “kurtarılmış bölge” isimlendirmesinin aşikâr kıldığı ve vaat ettiği şey; ele geçen ve ele geçirilen yerde, kurtaranların dışında artık kimsenin olamayacağıydı. Kurtarma ise, adeta dogmatik bir biçimde bir “şeytan çıkarma” ayini icra eder gibi içine şeytan girdiği düşünülene rağmen gerçekleştirilmekteydi. 28 Şubat’ta ise yaşananlar bir “cadı avı” idi. Üniversitelere sokulmayanlar bu sefer başörtülü kız öğrencilerdi. ODTÜ’nün duvarlarında başörtüsü sembolü altında kapıyı gösteren afişler asılıydı. Ankara’da Gazi Üniversitesi denilince ülkücüler, ODTÜ denilince solcular üniversitenin maliki olarak beliriyordu. Bugün de bu durumun değiştiği söylenemez. Bu anlamda üniversiteler düşüncelerin çeşitliliği içinde renk renk çiçeklerin açtığı bir özgürlük bahçesi değil; yerine göre bahçıvanının değiştiği bir budama ve öğütme platformu işlevindedir. En son Akdeniz Üniversitesinde Morfoloji Bölümü binasına bir mescit açılması ile ilgili yaşanan gerginlik ve üniversitelere inançları da sokmak istemeyen ve üniversiteyi “aydınlanma” sembolü olarak bir mücadele aracı olarak okuyan bazı öğrenci ve öğretim görevlilerinin yapmış oldukları eylem de bütün bu sözünü ettiklerimiz içerisinde bir yere oturmaktadır. Üniversitelere hâkim olan örgütlü grubun sağ ya da sol olmasının pek de önemi bulunmamakta. Zira temelde birleştikleri nokta birbirlerine karşı yürüttükleri yok etme siyasetidir.
Öğrenci olaylarına gençlik, delikanlılık, aidiyet nosyonları üzerinden bir meşrulaştırma girişiminde bulunulabilir. Lakin bu tür bir girişim öteden beri “ötekini” baskı altına alma eylemliliği üzerine oturmuş ve bir inanç olarak benimsenmiş ve bu doğrultuda bilenmiş olan bir politik mücadele anlayışının varlığını ortadan kaldırmaya yetmez. Yine bu tür olayları meşrulaştırma girişimi üniversitelerin ve Türkiye’nin siyasi tarihi içerisinde öğrenci olaylarının bir iktidar mücadelesi içerisinde ne türden siyasi manipülasyonların aracı kılındıkları gerçeğini de ortadan kaldıramaz. Böyle bir meşrulaştırma girişimi hükümetle hesaplaşmalarını entelektüel ve siyasi olarak mümkün kılamayanların öğrenci olayları üzerinden siyaset üretmeye çalışmalarını da görmemizi engellemeye yetmez.
Protesto, demokratik bir haktır. Protesto, muayyen bir biçim ya da zamanlama ile kayıt altında değildir. Dolayısıyla protestoların yöneticilerin arzu edecekleri bir kıvamda yapılması diye bir ön şarta bağlanması da mümkün değildir. Lakin baskı, şiddet kimden gelirse ve kime karşı yapılırsa yapılsın eleştirilmelidir. Hükümetin icraat üzerinden takdir bekleyen ve muhalif her türden kıpırtıyı absürt olarak gören tutum alıştan vazgeçmesi gerekmektedir. Öğrenci olayları üzerinden Başbakan’ın hocalara yaptığı sitem meseleyi öğrenci-öğretmen ilişkisinin bir sonucu olarak okuma girişimi maalesef yukarıda betimlediğimiz durum dikkate alındığında son derece sıkıntılıdır. Zira zımnen eğitim-öğretimin öğrenciyi öğretmenin elinde şekillendirilmeyi bekleyen nesne olarak gören bir eğitim anlayışını ve yaklaşımını da dışa vurmaktadır. Oysaki karşılaştığımız durum konuşamaz hâle gelmenin sızısı ile malȗl ve anlaşılamadığı takdirde derin yaralar açması mukadder bir meseledir. Bu noktada, Türkiye’de politik grupların kendilerini de dâhil edecekleri esaslı sorgulamalara ihtiyaç vardır.YeniŞafak /31.12.2012

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.