Özgür Eğitim-Sen

“Yaşasın Cumhuriyet rolü”nden mi ibaret her şey?

20.10.2020
A+
A-
“Yaşasın Cumhuriyet rolü”nden mi ibaret her şey?

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer bugün Karar Gazetesi’nde eğitim gündemini değerlendirdi.

Bir gün Sakallı Celâl’e Kadıköy vapurunda rastlamıştım. ‘Sizi hâlâ huzura kavuşmuş göremiyorum. Ne istiyorsanız, ne düşünüyorsanız, hatta şimdiye kadar düşünmediklerinizin hepsini Mustafa Kemal Paşa yaptı. Neden hâlâ memnun değilsiniz?’ diye sordum. Bana, ‘sen hiç tiyatroya gitmedin mi?’ diye sorup devam etti: ‘Perde açılır, karyolaya uzanmış bir hasta görürsün, başında ilaç veren bir de hemşire vardır. Biraz sonra doktor içeri girer, nabız yoklar, reçete yazar… Aslında ortada ne hasta, ne hemşire ne de doktor vardır. Bunların hepsi bilirsin ki rolden ibarettir. İşte bizim cumhuriyetimiz de öyle. Yaşasın cumhuriyet rolünden ibaret’ diye karşılık verdi!” Mahir İz’in Sakallı Celâl’e ilişkin naklettiği bu hatıraya benziyor durumumuz. Gerçekliğimizin sahnede icra edilecek rolden farkının kalmadığı enteresan bir performans gösteriyoruz. Gerçi günümüz dünyasına ilişkin gerçeklik kaybı veya Baudrillard’ın ifadesiyle yapay olanın gerçekten ayırt edilemediği, gerçeğin yerini simülakrların aldığı tespitleri eski heyecanı uyandırmıyor. Ancak bu durum toplumsal gerçekliğimizin, ilişki ve işleyiş biçimimizin eleştirel bir gözle değerlendirmemenin mazereti olamaz, olmamalı. Tersine dünyanın bilimsel-teknolojik gelişmelerin baskısıyla yönlendirildiği bu ‘bulanıklıktan’ ancak hakkı verilmiş bir eleştirellikle baş edebiliriz.

Gerçek mi şaka mı olduğu belli olmayan iş ve işlemler bireysel keyfe kederlikten kaynaklansa nisbeten tolere edilebilir. Ancak bu ‘bulanıklık’ en hayati kamu politikalarımızın ayrılmaz bir parçasına dönüşüyorsa durumun ciddi ve acil olduğu ortadadır. Hazine ve Maliye Bakanımız paramızın döviz karşısında değer yitimini “Dolarla mı maaş alıyorsunuz? Dolar borcunuz mu var? Dolarla bir işiniz var mı?” şeklinde değerlendirmekte bir beis görmedi. Yine benzer şekilde Yeni Ekonomi Programı sunumundan sonra döviz kurlarına ilişkin soruları ”Kur benim için hiç önemli değil, hiç oraya bakmıyorum” şeklinde cevap vermekte de bir tuhaflık görmedi. Anayasa Mahkememiz ile İçişleri Bakanlığımız arasında bir süredir devam edegelen diyalog da varlığı ve çağrışımlarıyla Türkiye için tuhaf görülmüyor taraflarca. Aynı şekilde yapılan açıklamaya göre 2014 yılında DT’de Türkçe olarak sahnelenmiş bir oyun, ardından 2017 yılından itibaren pek çok kez Kürtçe sahneye konulmuş ancak şimdi ne olmuş ve nasıl olmuşsa aynı oyunun sahnelenmesi sorun teşkil ediyor. Türkçe sahnelenirken sorun görülmeyen oyun Kürtçe sahnelenince mi sorun oluyor? 2014’de, 2017’de sahnelenince sorun olmayan oyun 2020’de sahnelenince niye sorun oluyor? Uzatılabilecek bu tarz örnekler siyasi nitelikleri itibariyle gerilimli gündemimizde anlamlı bir tartışmaya yol vermekten ziyade bir ‘kavga taşı’ olarak kullanılmaya daha çok müsaitler. Bu yüzden bu ve benzer hadiselerin ait oldukları alana dair önemli birer gösterge olduklarını belirterek görece daha geniş bir uzlaşı alanı olma izlenimi veren eğitim-öğretim alanımıza ilişkin bazı hususlara değinmek istiyorum. Burada da egemen olan bir “bulanıklık” tarafından yutuluyoruz, yön yitiminize maruz kalıyoruz. Değişik vesilelerle alandaki açmazlarımıza tarihsel-toplumsal arkaplana yaslanarak değinmeye çalışıyoruz. Alan kavrayışımızın problemli, tutarsız ve dolayısıyla bir çıkmaz olduğu, mevcut düzeneğin ve işleyişin Türkiye’nin maddi ve manevi enerjisini emen bir kara deliğe dönüştüğü önümüzdedir. Bunun günlük, anlık, sıradışı, beklenmedik gelişmelerin yol verdiği bir “kaza” durumu olduğunu düşünmeyelim. Mart ayından bu yana küresel salgın nedeniyle zorunlu olarak yaşadığımız ve yönetmeye çalıştığımız şekilde mevzumuz, hal yoluna koyduğumuz işimizin istisnai koşullar nedeniyle yapılamıyor oluşu değil. Elbette salgını ve neden olduklarını küçümseyemeyiz. Ancak salgın nedeniyle yaşadıklarımızı görmek kadar hatta ondan çok daha fazla salgının görünür kıldıklarını görmek zorundayız.

Bu noktada yaptıklarımızın “yaşasın cumhuriyet rolü”nden ibaret olup olmadığını, küresel salgından önce yakalandığımız ve bazı yönleriyle salgından aşağı olmayan küresel ‘bulanıklık’la ne kadar malul olduğunu dolayısıyla hem eğitim-öğretim alanında hem de bütün halinde yaşam stratejimizin bize nasıl bir varlık imkânı taşıdığına/tanıdığına bakmamız gerekiyor. Bilindiği üzere “uzaktan eğitime” geçtik. Normal zamanlarda okullarda sürdürdüğümüz bir formatı yeni koşullar altında yeni teknolojik araçlara vermeye odaklı bir strateji yürütüyoruz. Her şeyden önce bu yaklaşım pedagojik değil. Şartlar değişmişse, ortam değişmişse, ilişki farklılaşmışsa yürüteceğiniz iş ve işlemlerin aynı kalması düşünülemez. Eğitim-öğretim sistemimizdeki müfredat aktarımı temelinde şekillenmiş haftalık, aylık, yıllık programın layusel olduğu inancı, ısrarı başlı başına operasyonel bir iddiadır, pedagojik olmaktan ziyade örtük ancak pür politik bir karardır. Bu sürecin görünür kıldıkları vesilesiyle bir kez daha Sosyolog Ritzer’in ifadesiyle modern akılcılık iddiasının(özellikle de bürokratik iddianın) nasıl bağrında baş edilmesi güç bir akıldışılık taşıdığını deneyimliyoruz. Bürokratik işleyişin açık ve anlaşılır şemasını vermesi gereken resmi yazışmaları en az lisans mezunu olan insanlar anlamakta zorluk çekiyorlar. Açık ve anlaşılır olması beklenen resmi dil alanı karartıyor. Görüş ve yorum ayrılıklarını gidermiyor tersine arttırıyor, çoğaltıyor. Bu durumu düzeltmek iddiasıyla gelen yazı işi biraz daha içinden çıkılmaz hale getiriyor. Yüz yüze eğitime geçiyoruz ancak bu isteğe bağlı. İsteyen geliyor isteyen gelmiyor. Okulları açıyoruz ancak pansiyonlu okulların nasıl açılacağını bilmiyoruz. Taşımayla eğitim-öğretime devam edecek öğrencilerin durumunun nasıl olacağını düşünemiyoruz. İşin bir tarafını yapmaya dönük yaptıklarımızın diğer taraftan bir enkaza neden olduğunu fark etmiyoruz bile. 13 bin civarında EBA Destek Noktası oluşturduk ancak birinci elden biliyorum ki pek çok EBA Destek Noktasından şu ana kadar bir öğrenci bile faydalanmamış. MEB verilerine göre uzaktan eğitime katılan öğrencilerimizin kahir ekseriyeti cep telefonlardan bağlanmış. Zorunlu eğitim kadememizdeki öğrencilerin yaş aralığını dolayısıyla fiziksel, psikolojik, sosyal ve akademik gelişimlerini dikkate aldığımızda kullandığımız araç ile gerçekleştirdiğimiz faaliyet ve gözettiğimiz amaç arasında bir ilişkinin olduğunu söylemek mümkün mü? Uzaktan eğitim çalışmalarına öğrenci katılımının düşük ve sınırlı olması hala çok önemli. Diğer taraftan katılımların öğrenci ve öğretmen açısından nasıl bıktırıcı bir hal aldığı gerçeği ise sahayı bilenlerin malumu. İnternet erişimi başlı başına bir sorun, çıkardığı ekonomik maliyet ayrı bir sorun. Aynı şekilde ‘uzaktan eğitim’de eba platformunun yetersizliği nedeniyle öğrencilerin-öğretmenlerin Zoom, Meet veya Teams gibi programlara yönlendirilmesi diğer handikapları yanında önemli bir güvenlik meselesidir aynı zamanda. Sabah 9’da dersi olan bir öğrenci veya öğretmenin akşam 7’de başka bir canlı dersi olabiliyor. Sosyal hayatın insicamını ayrıca felç eden bu tür uygulamaların öğrenci, veli, aile için nasıl bir angarya oluşturduğunu da sanırım düşünmek gerekiyor?

Bu tür aksaklıkları/eksiklikleri/yanlışları uzatmak istemiyorum. İki tür eksiklikle/yanlışlıkla boğuşuyoruz. Birincisi içinden geçtiğimiz koşulların olağanüstülüğünden kaynaklanan eksiklilkler/yanlışlıklar. İkincisi ve açıkçası çok daha önemlisi bu olağanüstülüğü yönetme noktasındaki eksikliklerimiz/yanlışlarımız. Birinci kısımdaki eksiklikleri/yanlışlıkları da belirli düzeyde giderebilecek bir yönetsel performansı sergilememiz gereken noktada bırakın sorunları hafifletmeyi çarpan etkisiyle büyütecek iş ve işlemlere yol alıyoruz. Bir gram lezzet almak için kilolarca keçiboynuzu çiğnemek gibi zevksiz, gereksiz bir duruma dönüştürdük, dönüştürüyoruz hala.

Dolayısıyla kaş yapıyorum derken göz çıkarmamak, abartılı bir söylem, ağdalı bir retorik, açıklamaktan çok muğlaklaştıran bir yazışma, basitleştirmekten ziyade zorlaştıran, sevdirmekten ziyade nefret ettiren, anlamı/manayı korumaktan ziyade saçmaya/absürde alan açan dolayısıyla kendisini, öğretmeni, öğrenciyi, veliyi kısacası bütün bir ülkeyi itibarsızlaştıran, değersizleştiren, ikiyüzlüleştiren devlet merkezli bir kandırmacaya yol vermemek durumundayız

Çok basit ve yüzeysel ön kabullerden hareket ediyoruz. Eğitim-öğretim dediğimiz şeyin belirlenmiş bir alanda icra edilen teknik bir şey olduğunu düşünüyoruz hala. Ülkece nasıl yaşadığımızın eğitim-öğretimle alakasını kurmuyoruz. Öğretmenlerle, öğrencilerle, velilerle kurduğumuz ilişkinin, bu ilişkinin niteliğinin aktarmak için yana yakıla didindiğimiz teknik bilginin de kaderini doğrudan tayin ettiğini hiç düşünmüyoruz. Pedagojinin dibacesinde yer alan “ne söylediğiniz değil, ne yaptığınız önemlidir” gerçeğini hiç düşünmüyoruz. Bu gerçeğin hiç farkında değiliz. Yaptıklarımızın akıbetini tayin eden şeyin öncelikle ne şekilde yaptığımız olduğunu düşünmüyoruz. Eğitim-öğretimi resmi yazı, ağdalı retorik, gerçeklikten bağımsız dile gelen iddialar olduğunu zannediyoruz.

Öğrencilerin, velilerin, öğretmenlerin ve ülkenin gerçekliğini dikkate almayan bir tedbirin anlamlı olması mümkün mü? Bu gerçekliği dikkate almayan eğitim-öğretim temalı iş ve işlemlerin sisteme, ülkeye maliyet çıkarıcı olduğunu neden düşünmüyoruz? Yaptığımız iş ve işlemlerin doğrudan ve dolaylı etkilerini hesaplamayan bürokratik bir aklın yaşatmaya çalıştığı işlevsiz bir görenek uğruna ülkenin insan kalitesine nasıl kast ettiğini niye göremiyoruz?

***

Eğitim-öğretim işi evvel emir de bir iklim işidir, bir atmosfer işidir. Anlamlı, insani bir ilişki zeminini gerektirir. İklimi zehirleyip, ilişkiyi tahrip ettikten sonra hangi eğitimi vereceksiniz, hangi öğretimi gerçekleştireceksiniz? Veya verdiğiniz eğitimden, gerçekleştirdiğiniz öğretimden ne hayır alacaksınız? Spekülatif bir şey sormuyorum. Bugüne kadar eğitim-öğretimde ne kadar mesafe alabildiysek aynı kafayla o kadar yol alabileceğiz. Onun için ciddi, makul, mantıklı olmak zorundayız. Onun için iddialarımızla mütenasip olmayan iş ve işlemlerle ancak iddialarımızdan vurulacağımızı görmek zorundayız artık. Onun için “yaşasın cumhuriyet rolü” gibi gerçekliği bulanıklaştıran rollere değil gerçekliği dikkate alan ve bizi uyanık kılacak sorgulayıcı/eleştirel bir tavra muhtacız.

Abdulbaki Değer/ Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.