Zorunlu din dersi: hayal ile gerçek

Ali Aydın
Özgür Eğitim-Sen Genel Sekreteri Tüm Yazıları
15.04.2017
A+
A-

Modern devletin ekonomik, kültürel ve askeri alana ilişkin ödevler listesi küreselleşme ile delinirken ulus-devletin bir varoluş bedeli olarak gördüğü bu üç zeminde ‘mutlak’ söz sahibi olma iddiası, bugünün dünyasında ciddi bir biçimde aşınıyor. Yüzyılın başında, kültürel türdeşlik arzusu kültürel haçlı seferlerine ulus-devletleri zorlamış;  bu süreç kitlesel zorunlu eğitim uygulamalarını doğurmuştu. 

Türkçedeki kökeni ile münasip bir biçimde, eğmek fiilinin hakkını vererek girişilen ‘insan imalatına’ ayarlı; eğen, büken ve tek taraflı şekillendiren bir süreç olarak görülen bir eğitim anlayışı bugün için ‘eski dünya’ya aittir ve anakroniktir. Yeni durumun ne türden komplikasyonlara açık olduğu zorunlu bir tartışmaya bizleri davet ediyor. Küresel sahada yaşanan ‘kırılma’ ve  ‘çökme’ lerin yerel sonuçlarından muaf olma lüksümüz yok. Ancak henüz aktüel sorunlarımızı da konu etmekten uzağız. Zira dünün muhasebesi sürüyor ve bu nokta eskiden devralınmış bir dizi pratik ve elverişsiz araçla bizleri baş başa bırakıyor.

Devlet, din ve eğitim

Devletlerin 20. Yüzyılda  ‘manevi rehber’ rolünü üstlenme teşebbüsleri bir dizi örneği önümüze koysa da bu yolun yolcusu olmaya talip olanları çoğunlukla bu misyon arzu ettikleri noktaya taşımamıştır. Öte yandan bu sürecin toplum için hasar tespitini zaruri kılan sonuçları olmuştur.  

‘Zorunlu din dersi’ tartışması ne bugün için keşfettiğimiz, icat ettiğimiz bir meseledir ne de toplum olarak tarihsel-politik mirasımız ile beliren tecrübeden bağımsızdır. ‘Zorunlu din dersi’ tartışması ‘zorunlu eğitim’ meselesinden ayrı düşünülemez. Öte yandan bu tartışmayı ortaya çıkaran neden,  toplum karşısında tüm bir eğitim-öğretim tekelini elinde bulunduran devletin eğitimin amaçlarını tespit etmekteki müdanasızlığı ve toplum kesimlerine karşı amaçlarına uygun araçları kullanma noktasındaki pervasızlığı ile de uyumludur. Cumhuriyetin başından bu yana devlet-din ilişkisinde yaratılmak istenen vesayet ilişkisinin de doğal uzantısıdır. 

Lehte ve aleyhte bir taraftar grubunun karşıtlık içeren konumlanışı, konuyu bir ‘kayıp’ ya da ‘kazanım’ sarkacına bağlamakta bu ise meselenin makul bir tartışma zeminine çekilmesini zorlaştırmaktadır. Bu mesele başta olmak üzere pek çok meselede,  bu zorluğu ortaya çıkaran ‘geçmişin yükü’ omuzlarımızda kaldığı müddetçe ve sürekliliğini sürdürme kabiliyeti yüksek görünen ‘devlet aklı’ değişmedikçe bir mesafe alınamaz 

Türkiye’de devletin bugüne kadar din ile kurmuş olduğu gerilimli ilişki Cumhuriyet tarihimizin özeti mahiyetindedir. Bu özet okunmadan esaslı meselelerimize girizgâh yapamayız. İki yüz yıldır terakkiye mani olmak ithamı ile yaftalanan bir dinin müntesibi olmanın zorluğunu yaşayan dindar kesim Cumhuriyet dönemi boyunca ‘laiklik falakasına’ yatırılmıştır. Devlet işlerinden şahıslar olarak uzak tutulmaları yeterli görülmemiş bir de arzu edilen kıvamda dönüşmeleri ‘devlet buyruğu’ olarak vazedilmiştir.  Din dersleri, Kuran Kursları ya da İmam-Hatip okulları bu noktada içerikleri, nitelikleri tartışılmaksızın din özgürlüğü konusunda cimriliği ile meşhur devletten elde edilen kazanımlar olarak görülmüştür. Bu anlaşılabilir bir hassasiyettir. Ne var ki artık tek parti CHP’sinin devri iktidarında değiliz. Toplumun o koşulların belirleyiciliğinde elde ettiği ve elinden geldiğince muhafazasına çalıştığı İmam-Hatip Okulları, Kuran kursları ya da din dersleri gibi araçlar;  eşsiz, kâmil, mükemmel yapılar olarak üzerlerine muhayyel bir biçimde boca edilen anlamı taşımaktan uzaktır. Bunlarla bugünkü meydan okumalara cevap verilebileceğini düşünmek büyük bir yanılgıdır. 

Dindarlığımızı kurumlara borçlu değiliz

Devletin dini uhdesine alma, doğru ve hakiki yorumunu aktarma iddiası bugüne kadar şevkle sarıldığı bir fantezi olmaktan öteye gidememiştir. Bunun açık kanıtı, kendisini ‘din’ ile kayıtlı gören ya da dini ile ilgili bireysel bir duyarlılık taşıyan herkesin gündelik hayat tecrübesi içerisinde saklıdır. Bugün hiç kimse dindarlığını resmi bir kuruma borçlu değildir. Hatta çoğu kişi açısından tecrübe edilen dindarlık, kurumlara rağmen elde edilen bir kazanım olarak görülmektedir. Çoğu insan dernek, vakıf, cemaat gibi yapılar ya da hiç bunlarla ilgili olmayacak türlü neden ve ilişkiler ile din tasavvurlarını şekillendirmişlerdir.  Öte yandan devletin toplumun kendiliğindenliğine karşı duyduğu güvensizlik, belirleyen olma arzusunu ve eylemliğini kamçılamış, kurumlarla toplum arasında ortaya çıkan çatışmanın kaynağı olmuştur. İster kaba bir biçimde ister kibar bir vasilikle olsun, yıllardır topluma;  davulcuya mı zurnacıya mı kaçacağı endişesinden muzdarip olup her türlü tedbirini meşrulaştıran baba olarak yaklaşan devlet artık yaşadığı  ‘güvenlik sendromunu’ aşmalıdır.

Devletten ya da hükümetten beklenen Hakikat’in vaizliğine soyunması değil, hakikatin görünebilmesinin vazgeçilmez koşulu olan özgür, eşit ve adil bir kamusal ortamın tesisi ve muhafazasıdır. Öyle bir ortam oluştuğunda, hakikat kendi sesini duyurmaktan asla geri durmayacaktır. 

Hükümet çatışmanın tarafı değil çözümün mimarı olsun

Esasında bugünün siyasi manzarasını ortaya çıkaran ve 12 yılını geride bırakan AKP hükümetlerini mümkün kılan alt-yapı da budur. Toplumun dinamiğine yaslanma arzusunda olan mevcut hükümetin ‘yeni olanı inşa’ sorumluluğu kendisine karşı bir basınca dönüşürken eskinin pratikleri ve araçları ise dolaşımda kalmaya devam ediyor. Bu durumun yarattığı açmaz, eski pratikleri ve araçları alıkoyarak ya da ‘iyi niyetle’ muhafaza ederek çözülemez. Dolayısıyla hükümet açısından ‘sınır’ bir noktadır burası. Eldeki araçları muhafazanın çözüme yetmediği noktada hükümet eski usulü ve araçları gözden çıkarmak zorundadır. Bunun çerçevesi ise bu ülkenin her ferdinin devlet karşısında adil muameleye eşit bir biçimde kavuşabilmesinin yolunu açmaktan geçmektedir.  

Ustalara Saygı

‘Din ve ahlak eğitiminin yalnız bir derste verilmeyeceği aşikârdır. Çünkü bunlar varlığımızın her sahasına nüfuz etmiştir. Ve bütün hareketlerimizde yaşamaktadırlar. Yalnız yürekler parçalayıcı bir sahne karşısında ahlaklı ve sade ibadette dindar olunmaz. Ahlak ve dindarlık bütün hareketlerimizde, insanlarla her temasımızda meydana çıkan hadisedir.’    (Nurettin Topçu)

Milat/24.09.2014

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.