Agora’da ahval ve güneşe kaside söylemek

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
15.12.2017
A+
A-


Şu meyanda bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum İsmet Özel’den; Osmanlı’da ahlak felsefesinin gelişmemiş olması Osmanlının konuya ilişkin entelektüel eksikliğinden ziyade pratik ihtiyacının olmayışıydı. Avrupa’da ise tersine konuya ilişkin entelektüel canlılığın var oluşu bizatihi pratik ihtiyacın aciliyeti ile ilgiliydi. Bu analiz temelde sosyolojik zaruret ile teorik spekülasyon arasında doğru bir orantı kuruyor. Yani bir alanda eksikliğiniz var ise teorik arayışınız canlı ve derin, pratik bir sorununuz yok ise teori ihtiyacınız gereksiz olur. Günümüz dünyasının gerçekliği dikkate alındığında savunulması hayli güç bir analiz. Ancak mantıksal kurgusu itibariyle de hayli davetkâr ve albenili.
Bu davetkâr ve albenili alet çantasıyla gündemimizi yokladığımızda acaba karşımıza ne çıkar dersiniz? Konuştuğumuz şeyler şayet muhtaç olduğumuz, bizim açımızdan aciliyet kesbeden şeyler ise o zaman vay halimize! Vay halimize, çünkü ortada konuşulan bir şey yok. Büyük, usturluplu ve ve ağır kavramların, kelimelerin içeriklerinden boşalmış şekilde kullanıldıkları ortada. Lakin dediğim gibi içeriklerinden boşalmış şekilde. O zaman İsmet Özel’in elimize tutuşturduğu bu maymuncukla nereye varacaz? Geriye tek bir yol kalıyor: elde avuçta teorik kaygı namına bir şey yok ise o zaman o alana ilişkin ihtiyacınız, açığınız yok demektir. Mantıksal olarak böyle görünüyor ancak nedense bir türlü böyle hissetmiyoruz, hissedemiyoruz? Bir eksiklik, bir tatminsizlik, bir memnuniyetsizlik duygusu var ki mütemmim cüz’ümüz haine gelmiş. O zaman “uzun yola çıkmaya hüküm giymiş” şairin alet çantasıyla iş görmemiz imkansızlaşıyor. Zira büyük dertlerimiz var lakin buna eşlik eden dertlenmemiz yok ve dertlenmediğimiz derdimize çare bulamamaktan veyahut dert olup olmadığını kestiremediğimiz bir sancının bizi yoklamasından da hayli dertliyiz gibi. İşin aslı öyle, karışık gibi biraz lakin manzara bu.    
Ramazan ayıyla birlikte kesafeti artan dini görünüm, söylem ve ritüeller sosyolojik gerçekliğin bir yansıması mı yoksa hissedilen bir eksikliğin dışavurumu mu? Kamusal alana din başlığı altında veya dinsel form içerisinde yansıyan tartışmalar sosyolojik gerçeklikten neşet ediyorlarsa o zaman niye etki düzeyleri düşük, dönüştürme becerilerinden yoksun bir kuru gürültüye dönüşüyorlar? Yok eğer hissedilen bir eksikliğin, ihtiyacın giderilmesine dönük arayışlardan kaynaklı iseler neden sahicilikten, samimiyetten ve derinlikten yoksunlar? Birşeylerin yerli yerine oyurmadığı görülüyor. Bir tuhaflık, gariplik seziliyor.
Yaşantımızın neye tekabül ettiğini, mücadelemizin yaşantımızı nereye yönlendirdiğini ve nihayetinde içinde yer aldığımız ve ilişkide bulunduğumuz canlı cansız tüm varlıklarla ne tür bir seviye tutturduğumuzu görmek durumundayız. Bu görme bir anlamıyla “değer mi?” sorusuna verilmesi gereken cevap, her daim yapılması gereken muhasebe için olmalı. Yoksa bu keşmekeş, bu toz duman, bu ne idüğü belirsiz hengame bizi biz olmaktan çıkaracak ahberimiz olmayacak. Sınırlarımızı korumak uğruna mücadele verdiğimizi sandığımız düşmanımızla aynılaştığımızı üstelik derin bir hiçlikte, seviye ölçümü yapılamayacak bir seviyesizlikte aynılaştığımızı görüyoruz.
Geçenlerde bir İlahiyatçı katıldığı bir Ramazan programında namazın önemine dikkat çekmek isterken namaz kılmayanların hayvan olduğunu ifade etti. Sözün maksadını aşan, lüzumsuz ve dikkate alınmayacak bir düzeyde olduğu aşikar. Lakin herkesin bilinçaltı kaşifi Freud edalarıyla dile gelen hezeyanlarda keramet aramasını,  bilinçli ve bilinçsiz herşeyin bir anlam taşıdığını, dil sürçmesi bile olsa bir anlam sosuna bulayıp ele gelir bir anlama ve herşeyden önemlisi bu yeni anlamdan da ivme alarak politik arzular doğrultusunda işlevsel bir siyasal payandaya dönüştürmesini anlamlandırmak mümkün değil. Sıradan bir hezeyan, lüzumsuz ve gereksiz bir söz gündem oluvermekte. Herşey o kadar araçsallaşmış vaziyetteki araçsallaştırılan şeyin hükmü kalmıyor. Dipteki konumlanış, mücadele ve çarpışma, asıl anlam merkezi orası. Orayı besleyecek, karşı tarafta gedik oluşturacak herşey bir fırsatı ima etmekte.
Nihayetinde vara vara şuraya vardık; herkesin kınayacağı, herkesin kınamayı haklı göreceği, herkesin üzerinde ittifak edeceği ve kimsenin itiraz edemeyeceği gerçeklikler üzerinden siyaset yaptığını zannetmek. Eğer örnekteki gibi basit ve sıradan yanlışlar üstelikle ittifakla kabul edilecek yanlışlar siyasal bir gündem, mücadele edilmesi gereken, dile getirilmesi gereken bir başlık olarak dile geliyorsa o zaman teorik bir inşamızın, derin ve sahici bir siyasetimizin olmadığı ortadadır. Diğer yandan teorik bir arayışa derin ve sahici bir siyasete ihtiyaç duyup duymadığımızda tartışmadan varestedir. Agora seviyesizliğe teslim edilmiş, zihinler fikir posası kabul edilmeyecek atıklarla geviş getirmeye mahkum edilmiş demektir.
Rivayet göre “eğitim önemlidir” diyenlere Namık Kemal “itikadımca maarifin faydasından bahsetmek güneş için kaside söylemek gibidir” diyor. Bizim agoramızda da ahval ve şerait bu minval üzere: Güneş için kaside söylemek.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.