Amerikan kâbusu, İslam dünyası ve Katar krizi

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
25.02.2018
A+
A-

Rahmetli Malcolm X “Amerikan rüyası değil, Amerikan kâbusu görüyorum” demişti.

Bu söz bireysel yetersizliğini, başarısızlığını gerekçelendirmek isteyen bir adamın mazeretini değil, sistemin iç mantığını, kurgusunu, tarihsel genetiğinde içkin olan baskıyı ve dışlamayı tüm benliğiyle deneyimleyen ve yine tüm benliğiyle reddeden mücahid bir müslümanın ithamını ve isyanını yansıtıyor. Rüya retoriği üzerinden küresel bir hegemonya tesis etme stratejisinin yürütüldüğü ve rüyaya meftun edilip kabus yaşatılanların divane aşık gibi kendini yitirdiği bir düzlemde gün geçmiyor ki yeni bir gelişme Molcolm X’in de altını çizdiği gerçeği yüzümüze çarpmasın.

Trump’ın Suudi Arabistan gezisinin ardından yaşanan yeni “Körfez Krizi” bilindiği üzere “ani bir aydınlanma(!)” geçiren Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun Katar’a diz çöktürme hamlesidir. Krizin uluslararası ilişkiler denkleminde ne tür anlama denk geldiği üzerinden kamuoyunda pek çok senaryo konuşuluyor, tartışılıyor. Ayrıca tartışılmasında da zaruret var. Hadisenin reelpolitiğe ilişkin kısmından ziyade dikkat çekmek istediğim husus biraz da rahmetli Malcolm X’in belirttiği kâbus kısmı.

İslam coğrafyası olarak iki yüzyılı aşkın süredir ekonomik, siyasal, kültürel alanların tümünde sarsıcı şekilde tecrübe ettiğimiz bu kâbusa ilişkin hafızamızın boş, toplumsal direncimizin-direnç mekanizmalarımızın etkisiz olması hatta neredeyse mevcut olmayışı hususu değinmek istediğim. Tam da bu durum tüm İslam coğrafyasını ve insanlığı zelil kılmakta, zilleti bir kadere dönüştürmektedir.

Yüzbinlerce insanın öldüğü, milyonlarcasının mültecileştiği  ve daha da hazini müslüman dünyanın bağrına etnik-mezhebi-politik düşmanlık tohumlarının maharetle ekildiği Suriye girdabı yeni krizle ölçek genişletiyor, müslüman dünyanın orta ve uzun vadeli geleceğine kasteden aşağılık bir drama dönüşüyor.

          Krizden daha ciddi olan maruz kaldığımız ilişki biçimidir

Terör denilen olgunun Batı/Amerika için operasyonel bir maymuncuk işlevi gördüğünü artık bilmeyenin kalmadığı bu coğrafyada ABD Başkanı Trump tüm dünyayla alay edercesine önce fitilini ateşlediği bu krizi terör söylemi üzerinden gerekçelendirebilmekte ardından müsebbibi olduğu krizin çözümü için gerekiyorsa rol üstlenebileceğini söyleyebilmektedir. İslam dünyası için krizden daha vahim ve giderilmesi acil olan husus bu muamelenin muhatabı olmasıdır.

Yüzyılı aşan süredir bölgede sofistike bir biçimde uygulanan mühendisliğin mevcut siyasal yapılanmalar üzerinden püskürtülmesi mümkün değildir. Tersine mevcut siyasal görünüm, Katar krizi üzerinden de görüldüğü üzere, İslam coğrafyasının tabi tutulduğu muameleye zemin hazırladığı için hayatiyetini devam ettirebiliyor.

Dolayısıyla İslam dünyasının siyasal gerçekliği hayatiyetini toplumsal-tarihsel derinliğin varisliğinden ve taşıyıcılığından değil söz konusu derinliğin kapatılması-tasfiye edilmesi şartıyla ‘garpzedelere’ teslim edilmiş post-kolonyal düzeneğin realitesinden alıyor. Bu açıdan Batı ile ilişkinin daha doğrusu Batı’nın bölgeyle-insanlıkla ilişkisi bir tahakküm ilişkisidir, her türlü enstrumanın duruma göre kullanıldığı bir sömürge ilişkisidir.

          Batı’nın İslam dünyası ile ilişkisi bir tahakküm ilişkisidir

Yukarıda belirtilen Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti, ziyaretin ardından kotarılan Katar krizi ve krizin ardından Trump’tan gelen değerlendirmeler tahakküm ilişkisini teyit eden hususlar. Özellikle Trumpın ziyaretinin ardından Katara karşı paralize olan liderler, sömürgeleştirilenin psikopatolojisini yazan Fanon’u teyit etmek için uğraşıyorlardı adeta.

Fanon sömürgeleştirilenin sömürgecisine gösteremediği itirazı en küçük hadisede ölümcül bir şiddet olarak kardeşine yönelteceğini çünkü kendisine/kendinden olana tahammülünün kalmadığını dile getiriyordu. Hatta Fanon’un ‘Yeryüzünün Lanetlileri’ kitabına yazdığı önsözde Sartre, sömürgeleştirilenlerin sahip oldukları tek hazinenin nefretleri olduğunu ve sömürgecinin de onları aptallaştırmak için bu nefreti körüklediğini belirterek oluşan efendi-köle diyalektiğini önümüze bırakıyordu.

Bu durum mevcut krizin anlık bir siyasal dengesizlilk durumu olmadığını, özellikle kültürel-psikolojik arka planı olan geniş ölçekli ve zamana yayılan bir problem olduğunu gösteriyor. Siyasetin stratejik bir eylem olduğu/olması gerektiği açık. Ancak özellikle bizim Batı ile ilişkimizin tarihsel seyri ve spesifik olarak son Katar hadisesi dikkate alındığında sorunu siyasal alana sıkıştırmak ve orada tüketmek problemi eksik kavramak olacaktır.

Batı’nın sömürgeci niteliğine, tahakkümcü yönüne ilişkin kavrayışımız kendi ahvalimizin yetersizliğini de perdeleyen bir işlev görüyor. Malik Bin Nebi’nin çarpıcı tespitinde belirttiği gibi sömürgecilerin geldiklerinde sömürgeleştirilmeye hazır bir toplum bulmaları bizim temel sorunumuzdur. Bu açıdan sömürüye-sömürgecinin kötülüğüne olan vurgumuz eşzamanlı olarak sömürülmeye müsait olmanın yakıcılığıyla da yüzleşebilme becerisini gösterebilmelidir. Bu yapılabildiğinde o zaman uzun ve meşakkatli olsa da mesafe almamız ve maruz kaldığımız tahakkümü püskürtmemiz mümkün olacaktır.

          Sivil toplumun tarihi sorumluluğu var

Müslüman dünyanın siyasal ayrışmasının dışında dikkat edeceğimiz husus halkların birbirine uzak düşmüş olmasıdır. Cılız bir duygusallıkta zaman zaman görülen ümmet olma hissiyatını güçlendirecek çalışmalar, kanallar oluşturmak gerekiyor. Ortak bir dil, ortak bir gündem, ortak projeler, işbirlikleri önem arz ediyor. Yardım faaliyetleri olarak ağırlıklı yürütülen çalışmaların ölçek genişleterek tüm alanlara uzanması hayati önemdedir. Özellikle vakıf-dernek-cemaat gibi sivil toplum yapılarına tarihi görevler düşüyor bu konuda. Sorunun devletler üzerinden çözülecek bir iş olduğunu düşünmekten vazgeçmeliyiz, ufkumuzu bununla sınırlamaktan kurtulmalıyız. Müslüman Kardeşler hareketinin kurucusu Hasan el Benna’nın torunu Tarık Ramazan’ın belirttiği gibi sorunlarımızı yalnızca “mağdur mantığı” ile açıklamak yerine bölge halkının kendi çözümlerini üretmesi gerektiği ve bunun içinde özellikle entelektüellere ve sivil topluma önemli görevler düştüğü açıktır. Siyaseti besleyecek, yönlendirecek, güçlendirecek gerektiğinde baskılayacak olan da toplumsal bünyemizin niteliği olacaktır.  Kaderimizin zillet mi yoksa izzet mi olacağı kendi cehd ve gayretimiz tayin edecektir. Rahmetli Malcolm X’in belirttiği gibi “hiç kimse sana özgürlük veremez. Kimse sana eşitlik veya adalet veya herhangi bir şey veremez. Adamsan, alırsın.” 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.