Başbakan Davutoğlu ile İlk Görüşmemiz

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
30.04.2017
A+
A-

Meclis’te 62. Hükümet Programı okunuyor. Programda “Yeni Türkiye”, “Medeniyet”, “ihya”, “inşa” gibi toplumun sosyo-kültürel kodlarına vurgu yapan kavramlar dikkat çekiyor. Yeni Hükümet Programı’nın eski programlardan esasta farklı olmayacağını bilmeme rağmen atmosferin heyecanına kapılmış olmalıyım ki pür dikkat dinliyorum. Özellikle “Yeni Türkiye”, “Medeniyet” gibi büyük kavramlar olunca “eğitim” bahsinde dile gelecekler iyice merakımı arttırdı.

Tabi gündem yoğun. Hükümet’in kurulması sürecinin getirdiği yoğunluk var. Erdoğan sonrasının getirdiği belirsizlik var. Merak var, endişe var, heyecan var. Geçiş süreçlerinin tipik atmosferi. İzdiham, hızlı bir akış, patlayan flaşlar, uzatılan mikrofonlar, kameralar, korumalar birden kendimi Genel Kurul Salonundan kendisini bekleyen işlere doğru yol alırken kısa bir süre uğradığı Meclis’te ki odasında Davutoğlu’nun yanında buluyorum. Önündeki dosyalarda bir şeyleri inceleyen yeni Başbakan, ben ve konuşmak için sabırsızlanan ellili yaşlarında, takım elbiseli, kravatlı, alnı kenarlardan açılmış ve saçları arkaya doğru taranmış bir beyefendi, odadayız.

Bu kişiyi nereden tanıyorum diye hafızamı yoklarken Sayın Başbakan, diye söze başladığını duydum: “millet ruhu ile bağları kopartılan bugünkü okul, millete insan yetiştirmek için değil, fabrikaya usta yetiştirmek çalışıyor. Ruhsuz, idealsiz, inançsız bir öğretim gençliğe karakter yerine hüner verecek(tir). Bugünkü mektep, insanın ruhunu yüceltmek için değil, makineye esir olarak midesinin saltanatını yaşatmak için açılmış kapıdır” derken Davutoğlu’nun gözlerinin içine bakıyordu. Soluklanmadan; “bugün bir mektep buhranı yaşamaktayız. Mektep artık gençliğe karakter mayası aşılamıyor, düşünen ve seven insan yerine usta adam, çok kazanan adam yetiştirecektir. Böyle bir öğretim, mektep kaçakları ve haylazları yaratır, diploma bezirgânları doğurur” diye devam etti.

Dışarıda hayat durmuş gibiydi. Zaman, akışına mola vermiş, odayı paranteze almıştı sanki. Tanıdık gelen bu adam, pek çok alanla ilgili söyleyecekleri var da zaman darlığı nedeniyle “eğitim” üzerinde duruyor izlenimi uyandırdı bende. Oturduğu koltuktan hafifçe masaya doğru yöneldi ve Sayın Başbakan, diyerek tekrar konuşmaya başladı. “Emir ve kumanda ile, ruhların ve iradelerin dışında, şekillerde yapılan değişikliklere inkılab adı vermenin gülünçlüğünü gitgide idrak ediyoruz. Lakin yine her gün biraz daha idrak etmemiz lazım gelen hakikatlerden biri “bize fikir ve felsefe meydana getiren değil maddi randıman veren teknisyen lazım… Garpla rekabet edebilmek için büyük fabrikalar, kuvvetli silahlar yapmalıyız… Biz tenkit ve münakaşa istemiyoruz, sadece kendine verilen vazifeyi iyi yapan insan, iş adamı istiyoruz” gibi sözlerin manasızlığı, gülünçlüğüdür. Belki de bu sözler acıklıdır; çünkü kültür ve medeniyetin ne olduklarını bilmeyen insanlar tarafından söyleniyor” derken acaba bugünlerdeki “medeniyet” tartışmalarına mı göndermede bulunuyordu? Anlamama fırsat kalmadan devam etti dingin bir sesle; “Maarif, yalnız mekteplerde okutmak ve okuyanlara birtakım bilgiler vermek değildir.”

Koca bir okyanusu bir bardak suya sığdırmak zorundaymışçasına konuşmasını “Maarif, cemiyet için idealler doğurucu olmalıdır. Bir neslin idealler doğurmayışı, onun sonsuzluğu arayan muzdarip çocuklarının bulunmayışı, netice olarak onu, spor gibi, kazanç ve şeref hulyaları gibi, hem de birçok ahlaki düşüklükleri vasıta olarak kullandıran isteklerin peşinde koşturur; realitenin mahkûmu olan kurnaz nesiller yetiştirir” şeklinde sürdürdü. Kim olduğunu hatırladığım anda ayağa kalktı ve son sözlerini söyleyip gidecek bir edayla Yeni Başbakan’ döndü, Sayın Başbakan, dedi; “En aşağı üç asırdan beri sarp kayalara çarpa çarpa harap olan maarif gemimiz, bugün kırık dökük bir tekne gibidir. Ancak büroya memur, eski tabiriyle kalem efendisi yetiştiriyor. Bugün talebelik artık ilim yolculuğu değil, diploma avcılığıdır. Mektebe gelince; o artık ne mabet ne yuva, ne de ocaktır. Sadece ders odalarının bütününden ibaret bir devlet dairesidir. Mektep neden bu hale geldi? Bu sebeplerin az zamanda doğmuş geçici hadiseler olduğunu ve kolayca ortadan kalkabileceğini ummak biraz safdilliktir ve maarif derdimizin derinliğini fark etmemektir.”

Sözleri bitince Başbakan Davutoğlu’nun yüzünde hafif bir tebessümle kim olduğunu hatırladığım bu adama baktığını fark ettim. Ancak tebessüm ve bakış, söylenenlerin ciddiye alındığından mı yoksa “nereden çıktı bu meczup” edasından mı kaynaklandı anlayamadım. Biraz da söylenenleri ciddiye almasını istediğim için olacak her halde birden ayağa kalktım.  Davutoğlu’na, “eğitim”e ilişkin eleştirilerinin büyük kısmına katıldığım bu kişinin “Türkiye’nin Maarif Davası”nın yazarı rahmetli Nurettin Topçu olduğunu söyleyecektim ki çalan cep telefonum tüm hesapları alt üst etti.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.