“Basit gerçek, güzelim teoriyi hep berbat eder”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
04.09.2017
A+
A-

Mercator Projeksiyonu, kavrayışlarımızın çok özel bir biçimde çarpıtılması işlevini gören ve eurosantrik bir bakış açısını eksen alan en bilindik ve yaygın dünya projeksiyonudur. Tek odak noktasından hareketle dünyayı kuzey ve güney olmak üzere iki boyuta indirgeyen ve Avrupa’yı abartılı şekilde büyüten bu projeksiyon, İngiltere’ye, onun sömürge politikalarına ve yaratmak-yönlendirmek istediği algıya görsel coğrafi zemin oluşturmaktadır. Dolayısıyla dünya ile gerçekte olduğu şekliyle yüzleşmek yerine beklentilerin, çıkarların ve nalıncı keseri gibi her şeyi kendine yontan bir benmerkezciliğin çarpıttığı gerçekliğe tekabül etmeyen keyfi bir ilişkiyi tesis etmektedir.

 İlke ve değer gözetmeyen, ahlaki ve vicdani bir endişeye yaslanmayan bu yaklaşımın güç ve iktidar düzeneklerine yaslanmadan ayakta kalması mümkün olmuyor. Gücü ve iktidarı verili durumun, dünyanın mevcut halinin başka amaçlar ve niyetler için çarpıtılması için kullanmak ile mevcut durumun tarihin, kültürün, aklın ve vicdanın asgari müştereklerini desteklemek ve güvenceye almak için kullanmak arasındaki farkı izaha gerek yok sanırım. Ekseriyetle hem insanlık tarihi hem de günümüzde güç ve iktidar; çıkarların, ihtirasların gerçekliğe ulaşması için aklı ve vicdanı askıya alarak “gerçekliğe” yapılan amansız müdahalelerin, suikastların arkasına yerleşmeyi seçmiştir. Güç ve iktidar istenci üzerinden tarihin, kültürün, aklın, vicdanın karantinaya alınması, kin ve nefretin taltif edilmesi, kışkırtıcılığın ve kundakçılığın seferber edilmesi, dengesini yitirmiş duygu dünyasının körüklenmesi, bilançosu kan, gözyaşı, yıkım ve ölüm olan trajik bir pratikten başka bir şey değildir. Aklın ve vicdanın, tarihin ve kültürün, ilkelerin ve değerlerin, insafın, basiretin ve ferasetin gözetilerek gerçekliğe yaklaşılması durumunda makul taleplerin, beklentilerin, amaçların, hayallerin karşılanması mümkün olmakta ve bu düzlemde seferber edilen güç ve iktidar yapıcı bir rol üstlenebilmekte. Dünyanın uzun erimli pratiği bunu kanıtladığı gibi son birkaç on yılın Türkiye tarihi bunun canlı şahididir.

Uyarı yapmak, cepheye mühimmat taşımaktan evladır

Aksi durumda, tarihin deveranında oluşan ayartıcı konjonktürün göz kırpmasına aldanıp gerçekliği kendine ait kılmak için gücü ve iktidarı seferber etmenin gideceği yer bellidir: Sevimsiz gerçeklik güzelim teoriyi berbat edecek. Basit bir gerçeğin güzelim teoriyi ifsat etme alışkanlığı hiç değişmiyor bu topraklarda. Çok değil daha 6-7 yıl önce politik arenada hegamon olan Ak Parti, görece 2011‘den itibaren başlayan ve sistematik bir şekilde işleyen süreç sonunda savrulmalar, çelişkiler yaşadı ve sallanmaz görünen tahtında hiç rahat değil. 7 Haziran öncesinden başlayarak ülke içinde ve dışında ilgi ve sempati odağı olan HDP, yeni gelişmeler, değişen dengeler ile netameli bir pozisyona doğru savrulmaktadır.

Tüm bu çözümlemeyi esas itibariyle şu basit ve yalın gerçek için yaptım: Tarihin, kültürün, aklın ve vicdanın sınırlarını çizdiği gerçekliğe uygun hareket etmenin kaçınılmazlığı. Şartlar değişebilir, konjonktür yeni imkanlar sunabilir ancak bu gerçekliği veri almadan yapılacak her girişim atıl kalmaya mahkumdur. O yüzden tarihin bu yakıcı anında iki temel uyarıyı yapmak oluşan cephelere mühimmat taşımaktan daha evladır, daha hayırlıdır, daha insanidir.

Hafızasız olmamak

Birincisi, yaşanmışlıktan, deneyimlerden, tecrübelerden ders çıkarmak lazım. Hafızasız, tabiri caizse  “Sosyal Alzheimer” hastalığına yakalanmış şekilde dünün işlevsiz güvenlik politikalarına yol vermek bugün bittiği söylenen “çözüm süreci”nden önceki koşullara bizi geri götürmektedir. Kabarmış duyguları okşamak, kör bir kan davasına dönüşmüş hadiseyi çözümsüzlük parkuruna itmek yerine hem kendimizin, hem karşımızdakinin insandışılaşmasına müsaade etmeyecek basireti ve feraseti göstermemiz gerekiyor. Zira yılanın bizi aynı yerden bir daha ısırmayacak şekilde uyanık olmamız varoluşumuzun gereğidir.

Schmittyen siyasetten uzak durmak

İkincisi, sorunu kimin hangi hataları yaptığını sıralama, kimin hataları daha çok işlediğini dillendirme basitliğinden çıkarmak gerekiyor. Hatayı kim önce yapmış, kim daha çok yapmış olursa olsun, hataların sonuçlarını ülke olarak, toplum olarak, bölge olarak ödüyoruz. Bu açıdan suçlular önemlidir ancak önceliğimiz suçlunun kim olduğu değil bu suçun bir an önce bertaraf edilmesidir. Schmittyen mantığa dayalı siyasetimiz zaten “hainlerin(!)”, “düşmanların(!)  çetelesini tutmaktan başka bir iş göremez nitelikte. Son yıllarda çözüm üretme, toplumsal sorun alanlarına neşter vurma gibi asli sorunlarına yönelme istidadını gösterebilen siyaset ön alınmaz bir şekilde eski rayına döndürülmektedir. Başta hükümet olmak üzere tüm kesimlerin siyasetin paralize edilmesi karşısında uyanık ve hassas olması zaruridir. 

Şiddet ekolojisinin bizi nefessiz bıraktığı bu süreçte düşmanlıkları körüklemenin, kin ve nefreti beslemenin, görgüsüzlüğü, vahşeti, savaşı, yıkımı ve ölümü cesaretlendirmenin çıkar yol olmayacağını ve bunun çıkmaz sokak olduğunu tarihten, yaşanmışlıktan ders alarak görelim. Yeniyetmelerin kabarmış duygularından beslenen maceracılığı siyaset kabul etmek, muhatap almak ve aynı seviyede politik bir dil üretmek irademizi, kontrolümüze yitirmek anlamına gelir. Bu düzlemi, bu ilişki biçimini kabul etmeyenlere muhtacız. Ya Rabbi  “İçimizdeki akılsızların işledikleri suç yüzünden bizi de mi helâk edeceksin?”

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.