Baykal, Pensilvanya ve bazı gecikmiş sorular

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
31.08.2017
A+
A-

Sanırım 7 Haziran sonrasında Deniz Baykal’ın bu kadar ön plana çıkacağını kimse beklemiyordu. Önce Cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşme gündeme damga vurdu. Ardından geçici Meclis Başkanlığı ile gündemdeki yerini koruyor. Türkiye siyasetinin önemli figürlerinden olan Baykal, Erdoğan görüşmesi ile CHP’nin sahnelemek istediği “kurgu”da kapanmaz bir gedik oluşturdu. Bu yüzden zaten “Baykal 2002 seçimlerinden sonra da benzer şekilde davranmıştı, Erdoğan tam sıkıştığı anlarda kuşatmayı yarıp Erdoğan’ın önünü açıyor” şeklinde açığa çıkan eleştirinin-öfkenin hedefi durumunda.

CHP’liler açısından bakıldığında Baykal’ın kurguyu bozduğu gerçekten de söylenebilir. Seçimlerin ardından CHP’nin tutulduğu sahte özgüven balonunun havası Erdoğan görüşmesiyle alındı. CHP, gayr-ı meşru noktaya savurmaya çalıştığı Cumhurbaşkanı konusunda Baykal gibi önemli bir figür üzerinden fireyi verdi. İkincisi, görüşme sonrası Baykal’ın açıklamaları ülkenin normalleşmesi ve siyasilerin sakinleşmesi açısından hatırı sayılır bir etki yaptı. Görüşmeyi talep eden Erdoğan da, icabet eden Baykal da bu açıdan siyaset düzlemine esaslı bir müdahalede bulunmuş oldular.

Koalisyon spekülasyonlarının özellikle Bahçeli’den gelen müdahalelerle dar bir alana sıkıştığı kesitte, Baykal geçici Meclis Başkanı olarak Meclisteki açılış konuşmasında ilginç sayılabilecek şeyler söylemeye devam etti. Türkiye siyasetinin mevcut durumuna, siyasi aktörlerin takınması gereken tavır ve tutumlara ve sistemin yapısal dönüşüm geçirmesi gereken alanlarına vurgu yapan Baykal, yeni bir Meclis ile karşı karşıya olunduğunu, karşılıklı anlamak, saygı duymak, el ele vermek, hukuk, ahlak ve yurtseverlik temelinde uzlaşmak ve işbirliği yaprak ülkeyi yönetmek gerektiği ifade etti. Aynı şekilde demokrasinin çoğulcu karakterine vurgu yapan Baykal herkesin birbirine ihtiyacı olduğunu kavraması demokrasinin gelişeceğini ve kudret sahiplerinin lütfu değil mecburiyeti olduğunu dile getirdi. Bu bölümde dikkate değer ve muhtemelen partisince hoş karşılanmayan vurgu “geçmişte yaşanan gerginliklerin çatışmaların dayatmaların sonucunda ortaya çıkan kutuplaşmayı sürdürmenin şartları artık kalmamıştır” tespitiydi.

Devamında “birbirinden farklı din inanç ve mezhep kimliklerine farklı etnik kimliklere sahip olmamız, bizi tek ve ortak bir milli siyasi kimlikte birleşip bütünleşmekten alıkoymamıştır, bundan sonra da alıkoymayacaktır. Din ve inanç özgürlüğü demokratik bir toplumda doğal olarak din ve inanç örgütlenmelerinin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Ama bu durum din ve inanç örgütlerinin sıcak siyaset ve bürokrasi alanlarında mevzilenmeleri sonucunu doğurmamalıdır. Türkiye’de yaşanan acı olaylar ve çevremizdeki savaşlar çatışmalar bizi bir kere daha laikliğin önemini keşfetmek durumunda bırakmıştır. Aynı şekilde hukuku ve adaleti de siyaset dünyasının dışında tutma zorunluluğu bir başka temel noktamızdır.”

Seçimlerin ardından Baykal’ın Cumhurbaşkanı ile görüşmesi kadar önem arz eden ve kayda geçirilmesi gereken bu konuşmada adresi belli olan “din ve inanç örgütlenmelerinin sıcak siyaset ve bürokrasi alanlarında mevzilenmemeleri” uyarısıdır. Hatırlanacağı üzere Baykal, 10 Mayıs 2010 tarihinde kaset operasyonuyla istifasını açıkladığı toplantıda “Pensilvanya’dan aldığım mesajın samimiyetine inanıyorum…” ifadeleri ziyadesiyle dikkat çekiciydi. Meclisteki konuşma ile istifası sürecindeki açıklama yan yana getirildiğinde görünürde bariz bir çelişki görülüyor. Acaba gerçekten de öyle mi? Gerçekten de Baykal’ın söyleminde tutarsızlık var mı?

Cemaat, Baykal’ın meclisteki konuşmasından ne kadar rahatsız olduysa istifasını açıkladığı gün yaptığı Pensilvanya göndermesini de gururu okşanarak kabul etmişti. Aslında Baykal, farkında olarak ya da olmayarak, bakıldığında o günün sıcak atmosferinde bombanın pimini çekmiş ve Cemaatin kucağını bırakıvermiş. Ancak Cemaat dâhil hiçbirimiz o gün sormamız gereken soruları sormadık. Örneğin Cemaat; “Sayın Baykal, biz kim oluyoruz ki böyle bir toplantı da bizi referans gösteriyorsunuz. Samimiyetimize inanmanız bizim bu işi yapmadığımızı ifade ediyor, ancak aynı zamanda hem işi yapabileceğimizi, hem de başka işler yaptığımızı da zımnen ifade ediyorsunuz. Bizi niye bizi böyle töhmet altında bırakıyorsunuz? Bizim ne işimiz olur böyle şeylerle?” demedi. Politik bir aktör değilse, devletin bir bileşeni değilse veya bugün yerleşik ifade ile paralel yapılanma değilse Baykal niye böyle bir dil kullandı? Bu yapıdan birileri de “Yahu Arkadaş! Ne diyorsun sen? Ne biçim cümle kuruyorsun?, samimiyetinize inanıyorum derken itham ettiğinin farkında mısın?” demiyor. Tersine büyük bir memnuniyetle, gururu okşanmış, gücü tescillenmiş bir eda ile Pensilvanya göndermesini alıp cebine koyuyorsun. Yapılan iltifatın itham olduğunu fark etmiyorsun.

Aynı soruları biz de sormadık. Hatta kaset olayının ardından Pensilvanya’dan Baykal’ı arayıp “Bu işin içinde yokuz” dendiğinde “Bu nasıl olur?” diye sormadık. “Bu işin içinde yokuz” deme ihtiyacını niye hissediyorsun, vs… gibi pek çok soru sormamız gerekiyordu ancak sormadık. Ama şu açık ve net ki bazı durumlarda “evet veya hayır” şeklinde cevap vermenin anlamı olmaz, sadece cevap vermek, zinhar olmadığı ifade edilen şeyin olduğuna delalettir zaten. 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.