“Bizans’ı yenerken Bizans’a esir düşmek”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
21.09.2017
A+
A-

“Öteki cehennemdir” demiş Sartre. Öteki, yani bizden olmayan, farklı, başkası. Sartre’ın bu sözü siyasetimizin temel niteliği, özeti, mottosu gibi. Kimse başkasını ne yapacağını bilmiyor. Öteki’yi nereye konumlandıracağını kestiremiyor. Meselenin birbirini besleyen, kör bir düğüme dönüştüren ikili bir karakteri var. Sartre’ın sözünde de somutlaşan tutumun birinci boyutu gerçekten de öteki ile olan boyutu. Biz’den olmayanın ne yapılacağı, ne tür bir ilişkiyle muhatap alınacağı ciddi ve baş edilmesi güç bir soruna işaret ediyor. İkinci boyutu ise deşifre edilmekten itina ile kaçılan “ben-biz” ile ilgili boyutu. “Ben-biz” denilen kategorinin neliği, nasıllığı çözülebilmiş değil. Katı ve güçlü görüntünün altında kırılgan, endişeli, hassas ve kafa karışıklığı ile hayata tutunmaya çalışıyor. O yüzden agresif, o yüzden aşırı korumacı, o yüzden şüpheci, o yüzden “ben’in-biz’in” her an dağılabileceği tedirginliğinde. O yüzden ilişkiyi, iletişimi, açılmayı değil çatışmayı, içe kapanmayı yeğleyen bir yapıda. 

Devlet toplum ilişkimizden kurumsal siyasetimize, toplumsal dokumuzdan bireysel tutum alışlarımıza sirayet eden açınımları var. Ölümcül bir virüs gibi birbirimize bulaştırdığımız ve müştereken muzdarip olduğumuz hastalığımız. Kırılganlığımız, endişeliliğimiz, kafa karışıklığımız ortak. Dertlerimiz, problemlerimiz ortak. Ancak bu, anlamlı bir birlikteliğin değil yoksullaştıran-tüketen bir çatışmanın fitili gibi. Evet, fena bir devlet terbiyesinden geçtik, muzdarip olduğumuz, yana yakıla şikâyet ettiğimiz şeye dönüştük. Huyundan, suyundan bizar olduğumuz şeye dönüştük. Nefret ettiğimiz, direndiğimiz, bin türlü cefasına göğüs gerdiğimiz yapıyla bütünleştik, yapıyı dışarda geriletirken içimize aktardık, kendimizde yaşatıyoruz. Yapıyı dışarda püskürttüğümüzü düşünürken meğerse bizler süreçle yapıcıklara dönüşmüşüz. “Stockholm sendromu” değil artık bu. Bu başka tür bir yabancılaşma. Düşmanına âşık olma gibi değil. Bizatihi düşmanına dönüşme, onunla varoluşsal bir mücadele yürütürken farkında olmadan, dünyaya bakma, dünyayı görme, başkasıyla temas kurma anlamında aynılaşma.

Şair yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var diyordu ya hani; bizimkisi de öyle. Yaşadıklarımızdan öğrendik evet. Yaşadıklarımızla terbiye edildik ve neye maruz kaldıysak onu içselleştirdik, büyük bir adanmışlıkla onu yapıyoruz. Bize yöneltilmiş, bizi aşağılayan ve nefret ettiğimiz bir pratiğin mücahitlerine dönüştük. Bu yenilenin gücü mü, yenenin zaafı mı bilinmez. Bizans’ı yenerken Bizans tarafından fethedilmek gibi mi bilmiyorum.

İlginç bir hikâye, trajik bir hikâye. Devletin tarzından, tutumundan, konumlanışından, tekçi, baskıcı, tahakkümcü, müdahaleci, kendinden başkasını görmeyen, meşru ve makbul görmeyen niteliğine, siyasetine, zorbalığına direndik, şikâyet ettik, mücadele ettik. Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, yıllar, on yıllar boyunca tırnaklarımızla kazıdık, işkenceler gördük, bedeller ödedik, aşağılandık, hırpalandık velakin bir de baktık bir arpa boyu yol gitmemişiz. Devlet gölgesinde kimimiz huyundan kimimiz suyundan almış, küçük devletçiğe dönüşmüş. Yüzeydeki boyalar kazındığında malzeme nasıl da benzeşiyor! Tarz, yol, yordam, zihniyet nasıl da aynılaşıyor!

Aynı sınırlar içerisinde yer almak tarihsel bir hata, icbar edildiğimiz bir yanlış olarak kodlandı, kodlanıyor. Ece Ayhan “devlet derinde öldürülmek” diyordu ya.  Evet, devletin tedrisatında kâmilen öğrenmiş vaziyetteyiz. Yapıcı, inşa edici, ders çıkarıcı bir öğrenme değil. Bir tarzın, iş görme biçiminin, yaklaşım felsefesinin olduğu gibi temellük edilmesi gibi. Bedenin muhafaza edildiği ve lakin ruhun istilaya uğradığı, ruhun can verdiği bir hal. 

Kürtler, Aleviler, Türkler, Sünniler, Modernler, Muhafazakârlar… Öteki’yi cehennem görmenin bize nasıl cehennemi yaşattığını, bizi nasıl cehenneme çevirdiğini görüyoruz. “Ben-biz” denilen şeyin anlamının ancak öteki olduğunda açığa çıkacağını, öteki ile birlikte ancak yaşamın cehennem olmaktan çıkabileceğini, “ben’in-biz’in” gelişip serpilebileceğini, aksi taktirde kokuşacağını, çürüyeceğini, entropik bir yıkıma uğrayacağını görmedik. Evet, hepimiz galiba zorlu, kaba ama vurucu bir devlet dersinde terbiye edildik ve can çekişiyoruz. Enerjimiz çekiliyor, hayatiyetimizi yitiriyoruz. Kendimizi kurtarmaya, kurmaya, yaşatmaya çabalarken meğerse cinnet geçirip etrafımızdakileri ve kendimizi boğazlıyoruz. 

Olayların coşkusu gerçekten de aldatıcı olabilir. Yıkımına odaklandığımız, geriletilmesi için mücadele verdiğimiz ve mesafe aldığımızı zannettiğimiz bir noktada kendimizi içinde bulduğumuz bu halin acınası karakteri sahili vuran dalgalar gibi yüzümüze çarpıyor. Ayıktık mı, ayıkıyor muyuz, ayıkma emareleri gösteriyor muyuz pek de emin değilim açıkçası.

Hele hele şu 7 Haziran sonra yaşadıklarımıza, yaşanan kırılmalara, alt üst oluşlara, bünyeleri esir alan duygu seline bakınca yaşanan coşkuların nasıl aldatıcı olabileceğini daha vurucu görüyor insan. Vesayet naraları, demokrasi şenliği, çözüm süreci iyimserliği, Rojawa, Kobani fetişleştirmeleri vs. Hepsinin fiyakası çizildi, enkaza dönüştü, elde eskiden devlete yönelttiğimiz enerjinin devlet geriye çekilince yıkıcı bir şekilde birbirimize doğrulttuğumuzun acı tablosu var. Devlet eskiden vesayet düzeninin bekası için toplumun fay hatlarını kundaklarken egemenliği için sondaj vuruyordu, onu anlıyorum da biz bu hatları kundaklarken neyin rantını devşirebileceğimiz umuyoruz onu kestiremiyorum. Hem tarih hem coğrafya hem de zamanın küllenmiş ruhu müstakbel kaderimizin ne olacağını fısıldıyor da duyacak kulak, istek ve gereğini üstlenmeye hazır bir irade var mı onu bilemiyorum.

Biz ötekini halletmenin derdindeyiz. Ancak ötekini halledince biz-ben kalmayacak onun farkında değiliz. Evet, yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: yaşıyorum diyeceksen ötekini yaşatacaksın. Yaşat(a)mıyorsan neyi konuşuyoruz, neyi tartışıyoruz?

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.