“Elin burnuyla nezle olmak”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
29.08.2017
A+
A-

7 Haziran seçim sonuçları belli olduktan sonra Sırrı Süreyya Önder ve Selahattin Demirtaş’ın ağzından “emanet oy verenleri mahcup etmeyeceğiz” açıklamalarını dinlediğimde aklıma 27 Mayıs darbe bildirisini radyodan okuyan Albay Alparslan Türkeş’in“bütün ittifaklarımıza, taahhütlerimize sadıkız. NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız, CENTO’ya bağlıyız” ifadeleri geldi. Şüphesiz iki ifadenin aynı anlama, ağırlığa, kombinasyona göndermede bulunduğu söylenemez. Ancak seçim sonuçlarının ardından dile gelen bu söylemin sahiplenme düzeyi göstermektedir ki HDP, kendisini saran ablukayı taktiksel olarak görme yerine işlevsel bir siyaset olarak içselleştirmeyi temel bir strateji olarak benimsemektedir. Ali Bayramoğlu’nun yerinde tespitiyle “HDP böylece bünyesinde hem Kürt meselesine ilişkin hassasiyeti, hem bu meseleye mesafeli kesimlerin AK Parti’ye yönelik tepkilerini barındıran bir yapıya kavuşmuştur. Bu iki çizgi arasında kesişme noktaları olduğu kadar, gerilim noktaları da vardır. HDP’ye akışın sürüp sürmeyeceği, buradan bir bütün çıkıp çıkamayacağı HDP’nin tavrına ve zamana bağlıdır. Ancak Kürt hareketi ile Türkiye’deki beyaz muhalefetin iç içe girmesinin kolay bir proje olmadığı açıktır.”

Diğer taraftan seçim sürecinin başından itibaren reel politiğin dayatması olarak değerlendirilebilecek olan sosyoloji ve siyaset arasındaki “yarılma” seçimin ardından da süreceğe benzemektedir. Sosyoloji derken kabaca Türkiye’de sistemin dönüştürülmesi, yeniden yapılanması ve Tocqueville’in Amerikan demokrasisinin “dehşet verici bir gerçekliği” olarak belirttiği toplumun temel bileşenlerinin sistemin “kurucu dışları” olarak kodlanarak periferiye püskürtülüp baskılandığı düzlemi eşit bir hukuki statüye dönüştürme mücadelesini veren toplumun yaklaşık üçte ikisine tekabül eden kesimlerini kastediyorum. Bu kesim kabaca bu toplumun İslami, Kürt, Alevi ve diğer etnik-dinsel ve politik marjinal veya azınlıkları kapsamakta ve temelde iki temel siyasi aktör (Ak Parti ve HDP) tarafından temsil edilmektedir. Nitekim müesses nizamın sorun alanlarını görünür kılan ve sistem üzerinde dönüşüm baskısı yaratan temelde bu iki siyasi damardır. İdeolojik-politik angajmanları ne olursa olsun ve ne kadar farklı olursa olsun önümüzdeki verili gerçeklik bu. Ancak hem seçim öncesi hem de seçim sonrasının sıcak atmosferinde kamuoyuna yansıyan söylemler, sosyoloji ile siyaset arasındaki mesafenin ayrışması üzerinden seyrediyor. Özellikle siyasal aktörlerin okumaları ve politik hesapları, sosyolojik zeminle kesişmeden ziyade bu kesişmeyi çapraz kesen sol ve milliyetçi bir damarla karşı karşıya kalıyor. HDP baskın sol kimliği ile temelde sosyolojik, siyasal, kültürel, tarihsel hatta sınıfsal karşıtı sayılabilecek olan CHP ile yakınlık hissederken Ak Parti’de belirgin siyasal karşıtlık içerisinde olduğu MHP’yi, yüksek taban geçişgenliği nedeniyle daha yakın ve sosyal-kültürel müttefik olarak algılıyor. Dolayısıyla verili sistem baz alındığında,politik amaçları ile ittifak halinde olanlar ideolojik ayrışmayla karşı karşıya gelmekte diğer taraftan ideolojik yakınlık hissedenlerin politik tasavvurları ve öncelikleri ile yan yana durması imkansız görünüyor. Birde bunların değişik dozajlarda etki ettiği ancak temelde son bir kaç yılda yaşanan derin kutuplaşma ve gerilimin beslediği bir Ak Parti ve karşıtları cephesi var. Ak Parti karşıtlığının iki ekseni de gölgeleyen yüksek motivasyonlu siyasal bir pozisyon çağrışımı yaptığı da ortada.

Şimdi, 7 Haziran sonrası için elimizde ne var diye bakıldığında birincisi, Ak Parti karşıtlığında teşekkül eden pozisyon, bir “devr-i sabık yaratma” dürtüsüyle gerilim ve kutuplaşmayı derinleştirecek muhtemel bir pratikte demirleyebilir. İkincisi, ideolojik yakınlık hisseden kesimler üzerinden teşekkül ettirilecek bir CHP-HDP veya Ak Parti-MHP ittifakını hayata geçirmek. Bu iki seçenek en iyimser okumayla yapısal sorunlarının askıya alındığı, büyük çalkantılara mahal vermeden sistemin rölantiye alınarak bir sonraki seçime ulaştırılmasını ima eder. Üçüncüsü, politik yaklaşımları, yaslandıkları sosyolojik tabanın yönelimleri doğrultusunda oluşabilecek Ak Parti-HDP veya CHP-MHP ittifakı. Sosyal-kültürel gerilimleri olsa da Türkiye’nin yapısal dönüşümüne katkı sunabilecek (Ak Parti-HDP) seçenek olabilir. Ancak karşıt cephenin (CHP-MHP) tarihsel pozisyonları, yaslandıkları derin ilişki ağı risk düzeyi yüksek ve meşruiyet zaafı oluşturacak başka bir gerilimi barındırıyor. Mahçupyan’ın seçim sonuçlarının “normalleşme”yi vurguladığı şeklindeki okuması sanki normalleştirme ve meşruiyet alanı en geniş uzlaşı senaryosu olan Ak Parti-CHP arasında oluşabilecek bir koalisyonda yeşerebilir. Ancak sıcak atmosfer, tarihsel dinamikler, aktörler, söylemler ve iç gerilimler henüz bu birlikteliği ne tabanlar ne de politik aktörler nezdinde mümkün kılan bir yapı arz ediyor. CHP’nin sistemin vasisi pozisyonu ve Ak Parti’nin doğrudan sistemin kurucu felsefesini hedef alan siyasal genetiği makul bir birlikteliği olabildiğince güçleştiriyor.

Evet, Ak Parti ama özellikle CHP, MHP ve HDP’yi “elin burnuyla nezle olmaya”zorlayan bir toplumsal müdahaleyle karşı karşıyayız. Toplumun ortaya koyduğu iradeyi değişik spektrumlardan okuyanlar var ve her aktörün değişik cephelerden sınandığı bir hal mevcut. Ak Parti, yaptığı yanlışlar üzerinden hesaba çekilerek iç muhasebeye zorlanıyor. HDP, Türkiye partisi olma, Türkiye’ye eklemlenme, entegre olma, diğer taraftan İmralı ve Kandil arasındaki bir aktarıcı olmaktan çıkıp özerkliğini güçlendirme gibi çok boyutlu beklentiler almanağı ve bir arada tutulması mümkün olmayan oynak bir sosyolojiyle sınava çekilmekte. CHP’nin sınavı gerçek anlamıyla yapısal, derin ve taşınması güç bir durum. HDP’nin başarısı ve Ak Parti’nin başarısızlığının gölgelediği bir başarısızlık ve tıkanma hali var. Türkiye’yle yüzleşmek yerine “Laiklik olmadı, ekonomiyi süreyim” gibi yüzeysel hamlelerle geçiştirilemeyecek kadar büyük ve yapısal sorunları mevcut.  MHP’nin başarı gösterdiği aşikar ancak özellikle Türkiye’nin kadim meselesi olan Kürt meselesi ile geleneksel pozisyonuna halel getirmeyecek konumlanışla baş etmesi mümkün olmayan bir sınavın içerisinde. Dedim ya “elin burnuyla nezle olmak” gibi zor ve sancılı bir süreç bizi bekliyor.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.