“Eski bitti, Yeni de Yok”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
03.09.2017
A+
A-

Seçim sonuçlarının ardından Ak Parti’nin tek başına iktidara gelemiyor oluşunun bazı kesimlerde yarattığı sevinç dalgası sönünce karşı karşıya olduğumuz sürecin netameli karakteri gün geçtikçe netleşiyor. 13 yıllık Ak Parti iktidarının görünmez kıldığı siyasal parçalanma ve kutuplaşma tüm boyutlarıyla önümüzde duruyor. Koalisyon seçeneklerinin sınırlılığı ve olası erken seçimin belirsizliği karşımıza örtülü bir “Fetret Devri”ni çıkarıyor görünmektedir. “Fetret Devri”ni iki nedenle kullanmak gerekiyor. Birincisi öngörülemezlik, istikrarsızlık, yönetilememezlik gibi siyasal sistem açısından hayati sıkıntılar, ikincisi de eskiden siyasal istikrarsızlık dönemlerinde (hatta istikrar dönemlerinde bile) sistem üzerinde vesayet tesis etmiş yapıların sahne aldıkları dolayısıyla zayıf da olsa sürekliliğin-devamlılığın sağlandığı düzeneğin işlevsizleşmesi. Son 13 yıl özelde Ak Parti’nin bu düzenin mezar kazıyıcılığını yaptığı, düzeneği güç ve takatten düşürdüğü ancak cenazesini de kaldıramadığı bir yıkım süreci olarak yaşandı. Eskinin yıkıldığı yeninin kurulamadığı bu kesit, büyük geçiş anının tüm zorlukları ile karşı karşıyayız.

7 Haziran sonrası itibariyle toplumun şekillendirdiği denklem, siyasetin mahareti ile çözülmeyi bekliyor. Zaten zorlu denklemin malzemesi siyasilerce taşınmış topluma da taşınan malzemeden bir kombinasyon yapmak kalmıştı. Dolayısıyla çözülmesi istenen denklem siyasetin neden olduğu bir formülasyona göndermede bulunuyor. Yapılanlar, konumlanışlar, siyasilerin tavır ve tutumlarını toplayan toplum, 7 Haziran analizi ile baş edilmesi güç bir manzarayı siyasilerin kucağını bıraktı. Nihayetinde gün gelip çattı ve siyasetin parsellenmesi, toplumun büyük kesiminin kurumsal siyasetin boyunduruğuna çeşitli gerekçelerle rıza göstermesi, kutuplaşma-gerilim vs. ile biriken ve ötelenen faturanın ödenmesi gerekiyor. Faturanın daha da kabarmaması için öncelikli olan faturaya muhatap olanların bunu ödemeye hazır olmalarıdır. Peki çıkan faturanın muhatabı kim veya kimler?

Açıkçası iki alana ilişkin bir faturalandırmadan bahsetmek mümkün. Birincisi herkesin gördüğü ve kabul ettiği kurumsal siyaset. Bunda ihtilaf yok. İkincisi ve temelde çok daha önemli olan bizatihi toplumun kendisi. Faturayı kesen pozisyonunda olduğu için aynı zamanda faturanın kesildiği temel aktör olma hüviyeti gözden kaçıyor toplumun. Bu kısım detaylandırılması, içeriklendirilmesi gereken bir boyut. Zira bizi sistemik tartışmalara götürmesi gereken ve günümüz koşullarının hem sosyo-psikolojisi hem de siyasetin nevzuhur karakteri ile ilgili.

Temsili demokrasinin açmazı çıkıyor karşımıza. Belirli periyotlar haricinde siyasete müdahale etme istek ve arzusu taşımayan toplum, siyasete kestiği her faturalandırmada muhatap öncelikle kendisidir. Dolayısıyla her halükarda bedel ödeyecek olan toplumun, kurumsal siyasetin gölgesinde sorumluluktan kaçınan pozisyonu aşınıyor. “Katılımcı Demokrasi”nin dolayısıyla sadece belirli periyotlar üzerinden değil sürecin tüm aşamalarında aktif katılımı önemseyen ve siyasal olanı baskılayacak bir söylem ve eylemliliği inşa eden yeni bir eylemlilik halinde olması icap eden toplumdan bahsediyoruz. Bu açıdan 7 haziran sonrası ortaya çıkan kriz salt siyasetin değil aynı zamanda hatta daha temelde toplumun yaşadığı krizdir denilmelidir.

Tahkim edilen siyasetin toplumu paralize etmesi karşısında ortada duran ve Türkiye’nin değişimine, dönüşümüne işlevsel katkı sunabilecek esnek bir kitlenin basiretine, ferasetine mahkûm vaziyette bulunmakta. Diğer kesimlerin temsili demokrasiyi bile rayından çıkaracak şekilde mirasçı bir edayla temellük ettikleri siyasal tercihler hem siyaseti hem de sosyolojiyi çürütmektedir.

Kurumsal siyaset vesayeti altına aldığı sosyolojinin korku ve kaygıları temel olmak üzere duygu dünyası üzerinden esaret altına almakta. Tarihin, kültürün ve günümüzün lokal, ulusal ve uluslararası gelişmelerinin risk ve avantajlarını gören hak ve özgürlüklere duyarlı bir konumlanış yerine birileri elde ettikleri imtiyazları koruma diğer bazıları da söz konusu imtiyazları kendilerine yontmanın ayartıcılığında siyasetin operasyonlarına rıza göstermekte. Siyaset toplumun tümünü kuşatabilecek bir esneklik yerine kendi dar kitlesinin sınırlı alanlarına hapsolmayı göze alan bir kısırlığa kurban edilmekte. Bu hem insiyatif alması, sorumluluk üstlenmesi, siyasete yön ve istikamet çizmesi gereken toplumun sıkışmasını hem de siyasetin yüzeysel ve kısır rant alanına çevrilmesini beslemektedir. Siyasi partiler içe dönük mücadele alanında tükenirken bugünü ve yarını inşa eden, temel sorun alanlarını uzun vadeli bir çözüm düzlemine kaydıran “büyük kurucu siyaset” ham bir hayale dönüşmektedir.

Ali Bayramoğlu’nun yerinde tespitiyle devletin daralttığı siyaset ve toplumu paranteze alan siyaset olması gereken ilişkinin genetiğini tahrip etmiş, şifre sistemini altüst etmiştir. Bu tarihsel sergüzeşt bir taraftan çıkışı zorlaştırmakta diğer taraftan dünün atıl kalmış, derde deva olmayan sorun çözme yöntemlerini dayatmaktadır. Nihayetinde her halükarda bedel ödeyecek olanın birinci derece toplumun kendisi olduğu gerçeği hem ekonomik, hem sosyal hem siyasal anlamda karşımızda dururken toplumsal olanın rol kapmasından, başkalarının vasiliğinde konfor düşlemekten çıkıp bugününe ve yarınına sahip çıkmasıyla olabileceğini görmesi lazım. Bu olgunluk, bu nitelik, bu sorumluluk bilinci olduğunda bugün karşı karşıya geldiğimiz koalisyon meseleleri hem hayati olmaktan çıkacak hem de kurulmaları çok daha kolay olacaktı. 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.