“Hayvanat bahçesinde ne işimiz var?”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
06.11.2017
A+
A-

Tarkovsky‘nin ünlü “Nostalghia” filminin unutulmaz sahnesi muhtemelen “Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa… Ne biçim dünyadır burası.” diye Romameydanında kendini ateşe veren deli Domenico‘nun muhteşem tiradıdır. Domenico tiradın bir yerinde şöyle sesleniyor hareket etmeden kendisini izleyenlere; “Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur. Kalbin yolu gölgelerle kaplanmış. Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz. Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere… Böceklerin vızıltıları girmeli. Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız. Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapmamızın bir önemi yok.” Evet, birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı, yapıp yapmamamızın çok da önemi yok.

Bugün geldiğimiz noktaya uzun ve kasvetli bir yolculuğun ardından ulaştık. Ağır bedeller ödedik, acı tecrübeler edindik. Kültürel travmaların, siyasal kapatılmaların, güvenlik endişelerinin ve derin kuşatmaların birbirine eklemlendiği buhranlı bir hikâye. İç ve dış gelişmeler, sosyolojik dönüşüm üzerinden son yıllarda yaşadığımız benlik onarımına dönük yapıcı müdahaleler diğer taraftan buhranlı hikâyeden çıkarılan dersler doğrultusunda yaşanabilir bir gelecek tasavvuru, son süreçte yaşadığımız gelişmelerle atıl kaldı, parçalandı. “İnanacağınız ve başkaldıracağınız” şeylerin tüketildiği bu yeni durum tüm savunma mekanizmalarını ve direnç tutamaklarımızı felce uğratmış durumda.Buhranlı dönemin zor koşullarında umut ve direniş işlevi gören söylemlerimiz küreselleşme dalgası ve post-modern atmosferinde yardımıyla kapatılmaları çözen bir işlev gördü. Lakin varlıkları dile geldikleri bağlamın koşulları ile mukayyet olan söylem, strateji ve taktiklerimiz çözdükleri kapatılma düzeneği ile eşanlı olarak işlevsizliğe mahkûm oldular. Bunda şaşılacak bir şey de yok esasında. Lakin problem, tam da verili koşulların müdahalesine açık olan söylemleri tarih-toplum üstü bir maymuncuk hüviyetinde konumlandırmaya kalkışınca ortaya çıkıveriyor.

Nitekim “varlık müdafaası” ile mukayyet olan söylem ile küreselleşme ve post-modern dinamiğinden neşet eden albenili retorik, Türkiye özelinde de görüldüğü gibi yeni gelişmelerin teyakkuzunda ıskartaya çıkmış durumda. Koşulların kısırlığıyla mukayyet söylem ile küresel-post-modern dalgadan ödünç aldığımız ağız büyüsünü yitirdiği gibi ayak bağı olmaya başladı. Günümüzü taşımakta çaresiz kalan kısır söylem ile ödünç ağızdaki ısrar istikbalimizi ve mukadderatımızı zehirlemekte.

Tam da bu kesitte işlevsizleşen söylemlerimize eşlik eden kuşkuculuğu, dünün baskıcı-yok sayıcı totalitelerin mezar kazıyıcılığında hakiki rol üstlenmesini içselleştirdik. Lakin mesele sadece eskinin musalla taşına yatırılması değil yeninin inşası, mevcuda ve müstakbele uygun yeni formülasyonların gerçekleştirilmesidir.  Bölgesel krizinde gösterdiği gibi mevcudun muhafazasına dönük defansif bir pozisyondayız. Oysa beklenen ve arzulanan pro-aktif bir stratejik konumlanış üzerinden tarihsel-kültürel-coğrafi olarak bir nitelik-umut olma usaresi taşıyan Türkiye’nin kuşatıcı-diriltici bir muştuyla davranabilmesidir. Gündelik çekişmelerin ve sıcak akışın ritmine kapılarak pozisyon alma çabası Türkiye’nin boğazlanmasına varacak süreci püskürtmekte yetersiz kalabileceği gibi daha önemlisi yüz yıl önce içe kapanıp kurtulma ile dışa açılıp büyüme sıkışmasının yeni versiyonuyla baş etme imkânlarından yoksun kalmasıdır.

Bu açıdan mevcut anaforun aşılması eldeki zihinsel seviye ve stratejik derinlik üzerinden hayli zor görünüyor. Zira tüm haklı pozisyonuna rağmen sıcak gelişmelerin yaşandığı coğrafyaya ilişkin reel-politiğin ötesinde rafine bir tahayyülden yoksunuz. Benliğimizi kuşatan tedirginlik ve kuşkucu hal Rancieré’nin ifadesiyle vaktiyle kısırlaştırıcı koşulların icbar ettiği inançtaki aşırılığın bir sonucu olsa gerek. O yüzden tarihin yeniden yazılacağı bu momentumda coğrafyanın kaderine ve ölen, mülteci hale getirilen ve gelecek tahayyülü karartılan milyonlarca erkek ve kadının yaşamına doğrudan etki edecek bir konumlanış, bir büyük söylem inşası zarureti söz konusu. Büyük bir mefkûreye, insanları içlerinden kavrayacak bir ideale ihtiyaç. İhtiyacın şiddeti mevcudun fetişleştirilmesinde ve kısır konumlanışların abartılmasında kendini zaten açık ediyor. Anne deve ile yavrusunun hikâyesinde olduğu gibi annesinden aldığı tüm cevaplar neticesinde yavrunun yaptığı -Anladım, hörgüçlerimiz çölde daha uzun dayanabilmemiz için su depolar, bacaklarımız uzun ve böylece çölde daha hızlı ve rahat hareket edebiliriz, kirpiklerimiz gözlerimizi çölün kumlarından korur… Anlayamadığım şey o zaman bu Allah’ın cezası hayvanat bahçesinde ne işimiz var?” yakıcı tespitle karşı karşıyayız. O yüzden birisinin piramitleri yapacağımızı haykırması gerekiyor. Yapıp yapmamamızın çok da önemi yok bu aşamada.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.