Hedef belli, amaç belli, yol belli

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
31.05.2017
A+
A-

Başbakan Davutoğlu’nun Dersim ziyareti sonrası yapılan değerlendirmeler siyasal aktörlere ilişkin ilgi çekici bir fotoğraf sunuyor. Cumhuriyet’in başından itibaren uygulana gelen siyasetin zinhar değişmemesi iddiasında olanları bir kenara bırakıyorum. Zira bunların söylemleri, eylemleri rasyonel bir çözümlemenin sınırlarını terk edeli çok oldu.

Cari siyasetten ve onun gölgesinde şekillenmiş ilişki biçiminden rahatsız olan geniş kesimlerin ise ne yaptıkları ayrı bir dikkati hak ediyor. Örneğin “anlamak lazım” diyor HDP eş Genel Başkanı. “Başbakan Alevi açılımı yapacağına gitsin Dersimli kadınları anlamaya çalışsın” diyor. Biz anlama faslını aştığımızı, anladığımız şeyin gerekleri niye yapılmıyor diye hesap soracağımızı zannediyorken yolun bir önceki durağına bizi çağıran geride kalmış ve öndekilere yetişme derdi olmayan pişkin yolcu tavrıyla karşılaşıyoruz.

Bir zamanlar “yetmez ama evet” pozisyonunda olanlar vardı örneğin. Hani Hükümetin sistemin dönüşümü noktasında yaptıklarını eksik bulan, daha çok şey yapması gerektiğini dillendirip daha üst bir noktada kendilerini konumlandıranlar. Bu pozisyonu devam ettirmenin koşulları iyice belirginleşmişken çadırı toplayıp bize eski Türkiye’nin kerametlerini anlatmaya, değişim sürecini ve iradesini sabote edip kundaklamaya çalışırken görüyoruz.

Hükümet ise 12 yıl önce söylenmesi, konuşulması bizatihi devrim sayılabilecek olan bir söylemi bugün de tekrarlayarak bize seslenmeye çalışıyor. Oysa dün devrim sayılan söylem aynen korunursa Yeni Türkiye umutlarını erteleyen, aşındıran statükocu bir söyleme dönüşüverir. Toplumun hazırlanması, alışması, kabullenmesi gibi gerekçeler stratejik bir konumlanışa değil mevcutta demirlemenin işlevsiz mazeretlerine işaret ederler. Toplumun talep ve beklentilerini karşılamak yerine namüsait şartlar bahanesi ikna edici olmaktan çıkalı çok oldu.

 Önümüzde çok ilginç bir sosyolojik kümeleşme var. Birincisi tarihin bu baş döndürücü anında kendilerini paranteze alanlar, gözlerinin yanında zihinlerini de kapatanlar söz konusu, onları anladım. Varoluşsal bir tehdit algılaması karşısında verilen çaresiz ve etkisiz bir tepki. Anlamsız olsa da yine de anlaşılmayacak bir şey değil. İkincisi arada kalmışların hikâyesi. Akılları ile duyguları arasında sıkışıp kalanlar. Akılları dönüşümün devamında olup duyguları ve sosyo-kültürel aidiyetleri ile duygusal bagajlar geliştiren, eski konforlarına, düzenlerine duydukları özlemle ve şüphesiz değişimin öznesine ilişkin tereddütleri, çekememezlikleri ile Yeni Türkiye’nin ufkunda rol kapmak yerine Eski Türkiye’nin ezberlerine sığınmayı tercih edenler.

Değişimin asıl sancıları şimdi başlıyor. Değişimi A pozisyonundan B pozisyonuna yapılacak kısa ve geçici bir yolculuk şeklinde görenlerin motivasyonları bitti, dizlerinde derman kalmadı. Oysa yol uzun. Yolun sonunu gördüğünü, varılacak menzilin ele geçtiğini düşünenler varsa bizim için oradan kaçmaktan, terk-i diyar eylemekten başka yol kalmamıştır zaten. Yolculuk, ne kadar çetin, dayanılmaz ve sıkıntılı olsa da büyümeye yazgılı bir insanın çocukluğuna dönememesi gibi bizim de gerisin geri gideceğimiz, yürüyüşü durdurup rahatlayacağımız bir yerin olmadığı aşikâr.

O halde kafa karışıklıklarını “anlamak lazım”ın arkasına gizleyen kıt anlayışlıların bize rota çizmesine izin verecek miyiz? Devletin kılcal damarlarına işlemiş eski alışkanlıkların bize ayak bağı olmasına, bizi idare-i maslahatçılığa sürüklemesine fırsat verecek miyiz? Tarihin bu kritik anında açığa çıkan yaratıcı enerjiyi etrafımızdakilerin basiretsizlikleri yüzünden çarçur mu edeceğiz? Hedef şaşıranlar ya da hedeflerini tüketip duygularına kapılanların hevalarına mı kapılacağız? Toplumun değişim dalgasının yükselttiği çıtaya özgüvenle sahip mi çıkacağız yoksa nalıncı keseri gibi dalgayı kendilerine yontmak isteyen açgözlülerin hırslarına mı kurban edeceğiz?

Değişim dinamiğine sahip çıkmak, onun önünü açmak boğuştuğumuz problemlerin çözülmesine sahip çıkmaktır. Çünkü değişim dalgası bizatihi sorunların çözüm evrenini oluşturuyor. O yolun taşlarını döşüyor. Yola revan olmak, yol yorgunlarının, hedef yitimine uğrayanların, kaprisleri için ortalığı ateşe verenlerin, hırslarına yenik düşenlerin bize öncülük etmesine, yolumuza yön vermesine razı olmamaktır. Evet, yolun nasıl yürüneceği noktasında inisiyatif almak isteyen-istemeyen her bileşenle müzakere etmek, tartışmak, ikna arayışı içinde olmak, edep-erkan, yol-yordam gözetmek boynumuzun borcudur. Ancak, dün ya da bugün ele geçirdikleri imtiyazlar nedeniyle sistemi kendilerine kapatmak için bizi düne ve mevcuda razı edecek, pazarlığa çekecek her girişimi reddetmek de aynı şekilde boynumuzun borcudur.

Ayrıca düne veya mevcuda rıza gösterecek bir durum yok. Alevilerin, Kürtlerin, Sünnilerin, Türklerin, Azınlıkların kısaca bu toplumun doğal dokularına vurucu müdahaleler yapılmış tüm kesimlerinin rahat edeceği bir dünleri yok. Çoğunun zihninde sığınabileceği, avunabileceği bir dünü de yoktu zaten. Dolayısıyla geleceğe odaklanmak tercihlerden bir tercih değil tüm bileşenlerin birlikte yaşam bulacağı, birbirlerini zenginleştirecekleri bir gelecek tasavvuruna, umuduna ve arayışına muhtacız, mahkûmuz. Bu umuttan-arayıştan bizi alıkoyacak, geciktirecek, başka yöne çekecek her söylemi, her eylemi karşımıza alıp hesaplaşmaktan başka çaremiz yok.

Hal böyle iken, 12 yıldır konuştuğumuz, üzerine çalıştaylar yaptığımız bir konuya ilişkin beklentilerin çok altında bir karşılıkla karşılaşıyoruz. Değişim dinamiğinin merkez üssünün gücünü fark etmesi, gücünün gereklerini yerine getirmesi kaçınılmaz bir sorumluluktur. Yüzyılın “en uzun on yılını” yaşamış bir toplumun hafızasına hakaret sayılabilecek hantallıklardan kurtulmak, aksayan, topallayan, yolculuk etme arzusu ve kabiliyeti dumura uğramış, tarihin dışında seyahat etmeyi fazilet sananların insicamımızı, rotamızı sabote etmelerine fırsat vermeyecek, hızımızı, yönümüzü şaşırtmayacak ilkesel duruşumuzu sürdürmek durumundayız.

Dersim’de Sayın Başbakan, ilkesel konumlanışın taleplerini dillendirecek makam değil o ilkesel konumlanışın gereklerini yerini getiren icraat makamı olmalıydı. Toplumsal talebin sizi baskıladığı an uygun zamanın geldiği anlamına gelmeliydi. Dersim’in adının değiştirilmesi için öyle bir ana gidiyoruz ki yolculuğumuz “Şapka Kanunu”nu tartışmak gibi bir şeye dönüşecek. Dersim adını iade etmek o zaman da ne size ne de bize bir şey kazandıracak.

Biz makul, meşru ve muteber bir ilişkinin gerek şartlarını konuşuyoruz yeter şartlarını değil. İçeriği doldurulacak, müzakere, karşılıklı konuşma, tartışma, birlikte adil ve özgür bir gelecek inşa etme serüvenimiz daha yeni başlıyor. Her şeyin bittiği, çözümlendiği ve son noktanın konulacağı “tarihin sonu” modunu bırakmak lazım. Tarih daha yeni başlıyor. Tarihe girmenin, herkesimin kendisi olarak sahne alabileceği bir vasatın temizliği için uğraşıyoruz. Bu eli sıkılığı, bu tedirginliği bırakmaktan başka çare yok. Zaten başka çaremiz olmadığı için her yer bir çalıştay, bir açılım, bir dönüşüm atölyesi, şantiyesi. Her şey yolunda, her şey oturmuş, yerini bulmuş dingin, asude bir liman olsaydı “aman insicam bozulmasın”, “aman bu Medinetül Fazıla’ya halel gelmesin” diye titizlenebilirdik. Mücadele birlikte bir şeyler inşa etmenin mücadelesidir. Herkesi yabancılaştıran uzun süreli bir cinnet halinin ne bulunmaz Hint kumaşı olduğu yanılsamasına kendimizi kaptırarak yol alınmaz. Hedef belli, amaç belli, yol bellidir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.