İddialarımızla Sınanıyoruz!

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
30.08.2017
A+
A-

“Karşı tarafı doğru hamleyi kendisinin yaptığına ikna etmek” sözü detaylandırılmış ve uzun süreli bir stratejiye gönderme yapar. Karşı tarafın planlanmış açık alanında yapılan gövde gösterisi yaşanacak yenilginin kucağına yolculuktur. Kazanç hanesine yazılan hamleler dönüşü olmayan hezimetin yollarını döşüyordur. Türkiye’de orta ve üst yaş dilimindeki insanların ömürleri devlete muhalefet, devletle mücadele ile geçti. Devletin geri çekilmesi, baskıcı düzeneğinin püskürtülmesi dünyanın başka diyarlarında da canla-başla verildi, veriliyor. Kuzey Afrika’da başalayan ve “Arap Baharı” olarak nitelenen sürecin ardından baskıcı devletlerin çökmesine tanıklık ettik. Dış müdahaleler, yönlendirmeler olmakla birlikte sürecin temel dinağıinin o ülkelerin sosyolojisi olduğu açık. Devletlerin çözülmesi arzu edilen, beklenen, istenen düzeneğin inşası anlamına gelmiyor ve gelmedi. “Arap Baharı” sürecinin Akdeniz’in doğusuna uzanan kısmında yeralan Suriye’deki yansıması felaketi derinleştirerek yaşanmaya devam ediyor. Türkiye’nin güney sınırı neredeyse baştan başa “devlet öncesi” bir noktaya savruldu. “Devlet altı” örgütleri Hobbes’un “doğa durumunu” aratacak çapta insanlığın irtifa kaybettirmeleri yanında yokluğunda kıymeti anlaşılan bir devlet ihtiyacını açık ediyorlar. Temel insani gereksinimlerden uluslarası sistemin işlevsiz ve düzenbaz karakterine uzanan genişlikte sorunlar önümüzde. Sorunla başetme noktasındaSuriye’nin iç dinamiklerinin yetersiz kaldığı ve her türlü dış müdahaleye açık hale geldiği bir düzlemde çözümsüzlüğü, sorunun derinleşmesini ve oluşan dehşet dengesinin sürmesini kabul edilebilir bulan çok sayıda aktör var. Ölümler, göçler, kıyımlar hasıl-ı kelam dünyayı yerinden oynatacak trajediler dizginsiz arzuların, öfkelerin, kin ve nefretlerin örgütlediği örgütler, örgütçükler, post-örgütler, çetrefilli hesaplar üzerinden görmezden geliniyor, hatta el altından sırtları sıvazlanıp istikametleri tayin ediliyor. Bu yabancılaşmışlığın bir kenara not edelim.İkincisi,  günümüzde yerel bir sorunun olamayacağı dikkate alındığında, Suriye hadisesinin Türkiye cenahından karşılanma biçimi sorunu sürekli içeriye taşıyan ve çözümsüz bir parçası olmaya doğru savuran fiili bir durum yaratıyor. Sorun, Türkiye’nin güneyindeki dış sorun olarak ele alınsa da milyonları bulan mülteciler nedeniyle çoktan iç soruna dönüşmüş durumda. İkincisi ve en önemlisi bölgenin demografik ve kültürel coğrafyası sorunu iç soruna çevirmekte ve 6-7 Ekim olaylarının gösterdiği gibi bölgedeki her türlü gelişme içerde aynı yoğunlukta-derinlikte yankılar oluşturmakta. Nitekim 7 Haziran seçimleri söz konusu etkinin çapını açık ediyor. Peki, Türkiye’nin önünde duran talo nedir, olası bir çözümün koordinatları nereden sağlanabilir? Öncelikle Suriye’nin bütünlüğü üzerine inşa edilmiş ve egemen aktörün değişimini esas alan Türkiye pozisyonunun zemini yok. Bu stratejinin devam etmesinin koşulları yok ve bu stratejide inatlaşan ısrar “gerçeklikle savaş”a dönüşüyor. İkincisi PYD’ye ilişkin tarihsel arkaplanı da olan çekinceleri var. Ancak DAEŞ ile PYD’nin eşitlenmesi Türkiye’nin kronik sorun alanlarını derinleştiren ve çözümsüzlüğü uzatan bir zemine yol vermektedir. Üçüncüsü olayları hep Suriye’deki gelişmeler üzerinden okuyan, koşulların konjonktürel olarak ön açtığı bir Kürdistan hayali üzerinden yorumlayan HDP-PYDdinamiği, çözüm mekaniğini tahrip eden ve yüzyıllık sorunu geleceğe de taşıyarak çapını, etksini ve derinliğini büyüten bir düzlemde yol alıyorlar.Yüzyıldır içerde çözülmeye çalışılan ve son yyıllarda alınan mesafe ile belirli bir aşamaya gelinen sorun, muhataplarının kontrolünden, insiyatifinden çıkarak bölgesel-küresel hesapların müdahalesine açık hale gelmesi tarihsel-kültürel-coğrafi Türk-Kürt birlikteliğinin kan davasına dönüştürülerek bölgemizin uzun süreli istikrarsızlığa ve insanımızın körbir mücadeleye iteklenmesi anlamına gelecektir.Türkiye siyasetinin çeperinden gelen Ak Parti ve HDP’nin tarihten-kültürden gelen kardeşliği fırsat bilerek Adalet ve Özgürlük ilkelerine yaslanarak sorumluluk üstlenmelerini gelişmeler zorunlu kılıyor. Sorumuluğun uyduruk çelişkiler üzerinden heba edilmesinin maliyeti herkes için ağır olacaktır.“Güvenlik siyaseti”ne  alan açılması ve vurgudaki artış siyasi tarihin şehadetiyle sabittir ki bizi güvenli, korunaklı kılmıyor. Kardeşlik, iyiniyet, ilke-değerleri gözeten ve toplumun yönelimine yaslanmış bir siyasete yol verildikçe güvenliği pekiştirmemiz mümkün olacaktır. Güvenlik  elden bırakılmamalıdır ancak siyasete, sivil, standartları yüksek, çoğulcu siyasete kapı aralanmadığında güvenlik düzeneği ancak huzursuzluğu arttıran, baskılanmış sorun yumağıyla patlamaya doğru giden bir pratik olacağı kimse için sürpriz olmayacaktır.Onyıllardan yaşanan hak ihlallerinin aşılmasında “güvenlik siyaseti” öğretici-yol gösterici olamaz. Ruth Klüger’in söylediği gibi “Auschwitz bir öğretim kurumu değildi. Orada hiçbir şey öğrenilmezdi, hele insanlık.” Zor ve insanlıkdışı koşulların eğiticiliği tahripkar, işin şirazesini kaçıran bir öğreticiliktir. Çözümün hastalıklı yakın tarihten ve yozlaştırıcı pratikten kendiliğinden süzülüp uymamız için hazır hale geleceğini ummak naifliğiyle olmaz.Zor zamanda sorumluluk üstlenebilen, ilke ve değerleri gözetebilen, dünü bugünü ve yarının vebalini omuzlarında hissedebilen basiretli siyasilere büyük görev düşüyor. Evet, zor zamanlardan geçiyoruz. Zor zamanlarda ucuz, kolay, ilk akla gelen tercihler çoğunlukla “doğru hamleyi sen yapıyorsun” intibaını yaratan hezimet yolculukları olabilir. O yüzden Ak Parti’nin çözüm sürecini Türkiye’nin demokratikleşme çıpası olarak oturrtuğu bir siyasal dili etkinleştirmek, barajı geçmiş ve temsil kabiliyeti yükselmiş HDP’nin de hak ve özgürlükler üzerinden Türkiyelileşme iddiası için Suriye krizi turnusol kağıdıdır. Risk büyük, yol çetin, doğru. Ancak unutulmamalıdır ki her risk hesaplaşıldığında aynı zamanda bir imkan, bir fırsattır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.