İktidar ve Muhalefet İlişkilerinin Tüketen Girdabı

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
14.11.2016
A+
A-

“eğer pek yakınlardaysan, birbirleriyle çeliştiklerini görürsün. Bakarsın kimi şu partiden, kimi bu partiden. Ama hele biraz uzaklaş, bir tepeye çık, tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu, aynı toz bulutu halinde ayan olacaktır.” Lucrece

İktidar muhalefet ilişkileri hiç şüphesiz sosyal bilimlerin temel alanlarından biridir.  Konu ile ilgili inanılmaz boyutlarlara ulaşan hem teorik çalışmalar hem de alan araştırmaları vardır. Bu devasa boyutlara ulaşan literatürün bizim yaşamımıza olan katkısı nedir bilmiyorum ve tartışmak istemiyorum. Buradaki kavramsallaştırmalar nasıl yapılandırılırsa yapılandırılsın bir takım temel sorularımıza açıklık getirmediği sürece bir işlev görmekten uzaktırlar. Bu siyasal yapıyı açıklama iddiasındaki temel modellerden ikisi, sağ sol ve merkez çevre modelleridir. Bunlarından birini bir diğerine tercih etmemizi gerekli kılan hiç şüphesiz çeşitli gerekçeleri herkes kendince öne sürebilir. Nitekim öne sürenlerde hiç de azımsanmayacak bir yekûn tutmaktadırlar. Bunları burada tartışmak ya da bu kavramsal çerçevelerden birini bir diğerine tercih etmemiz gerektiğine dair bir tartışmaya girişmeyeceğim. Peki, nedir bizim sıkıntımız? Bizim cevap bulmaya çalıştığımız soru ya da sorun nedir? Bunu ortaya koyabilirsek nasıl bir cevap aramamız gerektiği de daha kolay ortaya çıkabilir. En azından sağlıklı bir şekilde ortaya konulabilen soru ya da sorun bizi cevap bulmaya götürebilecek bir takım ipuçlarını da beraberinde getirebilir.

Şimdi soru ya da sorunları ortaya koymak gerekmektedir. Nedir sorumuz ya da sorunumuz? Biz bu ülkede yaşayan insanlar olarak toplumsal alanda görünürde farklı kamplara ayrılmış grupların ya da anlayışların yarım asırdır çok yoğun bir biçimde çarpıştığı-çatıştığı bir süreci yaşamaktayız. Bu süreç boyunca çatışmaları tetikleyen ya da körükleyen ya da besleyen ana sorunlarımızdan acaba hangisini çözüme ulaştırabildik? Bu farklı grupları birbirine düşüren sorunlardan hangisini sağlam bir zemine oturtabildik? Rengi ne olursa olsun hangi grup -iktidardaki ya da muhalefettekiler hiç fark etmez- bu çatışma ortamından kendini geliştirerek ya da zenginleştirerek çıkarabilmiştir? Bu taraflardan hangisi hem kendisine hem de kendi dışındaki ilişki ağına insanca bir artı değer katabilmiştir. Bence temel sorularımız ve sorunlarımız bu eksendeki soru ve sorunlardır. Operasyon yapan ve operasyona uğrayanlar bu gerilimleri neden sürekli olarak canlı tutmak istemektedirler? Bu gerilimler eğer es kaza yatışırsa iktidar ve muhalefet neden güç kaybetme sürecine girer? Yaklaşık yarım asırdır şiddetli bir şekilde yaşadığımız bu gerilimlerin bize kazandırdığı birikimin ne olduğunu hepimiz bir düşünelim.

Bu ilişki tarzının çözümlenmesi yapıldığı taktirde Türkiye de yaşam kalitesinin neden bu düzeyde seyrettiğinin bir açıklanması da bulunabilir. Faşizme karşı mücadele ediyorum diyenler neden bir noktadan sonra kendileri faşizm üretmeye başlıyorlar? Gericiliğe karşı kendilerini aydınlanmanın ve bilimin bayraktarı olarak gösterenler bu ilişki ağının içerisinde neden en kaba yobazlıklar üretirler? Dini değerleri omuzlayanlar neden karşı koymaya çalıştıklarının renklerine bürünüyorlar? Her taraf kendisini karşı olarak konumlandırdıkları kesimin rengine bürünüyor. Her taraf karşı olduğu tarafı yeniden üreterek, ona, onun rengini alarak çatışmaya giriştiği için bir taraftan güç aktarımı yaparken diğer taraftan kendi aralarındaki farkları- tabi eğer fark varsa- silikleştirmektedir. Bu anlamsız girdaptan bu ülkenin hiçbir şekilde çıkarı olmadığı ortadadır. Hiç şüphesiz böyle bir tablodan çıkar devşirenler vardır. İşin ilginç tarafı şu ki herkes birbirlerini bu kör dövüşünde boğazlarken deyim yerindeyse malı götüren ensesi kalınlar hep saltanatlarını devam ettirmeyi başarmışlardır. İsmet Özel’in (2000) ifadesiyle “..Türkiye’den yarar sağlamak isteyen her kimsenin aklına ülkeyi karıştırıp çalkalamak geliyor. Biz Türklerde bal yapacak bir örgütlenme olsaydı her birimizde balımıza el uzatanı sokacak bir iğne de olurdu.”  Yarar sağlamak isteyenler ülkeyi karıştırdıkça ülke kaymak tutmakta ama ne hikmetse bu kaymağı yeme başarısını gösterenler çalkalananlar değil, çalkalayanlar olmaktadır. Hiç şüphesiz ülkeyi çalkalayıp malı götürenlerin bu başarılarını tartışmak gerekmektedir. Bunun ahlaksız bir başarı olduğu ortadadır. Ama bu anlamsız kör dövüşlerinde birbirlerini yiyen ve yedikçe birbirlerine benzeyerek kendilerini yeniden üreten tarafların ahlakiliklerinin arkasında bir dünya dolusu soru ve ünlem işaretleri yığılmışken çatışmalarda malı götürme becerisi gösteren ahlaksızların başarılarının başarı olup olmadığını tartışmak anlamsızlaşmaktadır. Koca ülkede birbirlerine dünyayı dar edenler, malı götürenlerin operasyonlarının ardından minik hücrelerde nasıl birbirlerine katlanmak zorunda kaldıkları üzerinde neden kafa patlatmazlar? Ülke içerisindeki duyarlılıkları olan ve bu duyarlılıkları (!) sayesinde birbirlerini yok etmeye ant içmişlerin acaba çatışmaları ülke siyasetinin derinliklerinde köşe başlarını tutmuş güç dengelerine neden sürekli teğet geçtiği üzerinde kafa patlatmazlar? Samanın altında gürül gürül akan suyun bu ülke evlatlarının çatışmalarından-kavgalarından en ufak bir şekilde rotasının şaşmamasında bir ilginçlik yok mu gerçekten? Derinlerdeki iktidar seçkinlerinin ve onların kurmuş oldukları düzeni bozmayan, gerçekte kendilerinden hiç birisinin sahip olmadıkları bir düzeni sanki kendileri sahipmiş gibi birbirlerini gösterip, birbirlerinin üzerlerine atlayan bir toplumsal çatışmadan ne tür bir gelişmenin doğacağını beklemekteyiz? Bu sahte gerçeklikler üzerine bina edilmiş tarafların çatışmalarının neden sürekli bir niteliksizliği-laçkalığı ürettiği tam da bu noktada tespit edilebilir. Birbirlerini, işleyen mekanizmanın asli parçaları saymakla bu taraflardan hiçbiri gerçekte mekanizmanın asli parçasına dönüşmüyor.

Ülkenin siyasal siteminin ana eksenini oluşturan yapı ve onun baya bir yekûn tutan uzantılarına dokunmama kaydı şartıyla, geride kalan dar alanda siyasal grupların bir demokrasi oyunu oynamalarına izin veriliyor. Oyuna katılan siyasal grupların hevesleri o kadar yükseklerdeki bu oyunun kurallarını sorunsallaştırmak gibi bir düşünce hiç kimsenin aklının ucundan dahi geçmiyor. Oyun artık o kadar sahicileşmiş ve taraflar tarafından içselleştirilmiş ki oyunun yapısal özelliklerine göndermede bulunmak mümkün değil. Bu mümkünsüzlükten dolayı “Kral çıplak” diye haykırma cesaretini gösterebilme pozisyonunu tartışma noktasından oldukça uzaktayız. Siyasal taraflar oynanan oyunun “oyun” olduğunu, bunun toplumsal gerçeklikle ve gerçekliğin göbeğinde kurulmuş güç ilişkileri ile uzaktan yakından bir alakasının olmadığını kabul etmedikleri yada göremedikleri sürece, periyodik olarak kesintiye uğrayan bu oyuna kalan yerden tekrar başlayabilmek için büyük bir iştiyakla ellerini ovmaya başlarlar. Bu oyunun akışına kendilerini kaptıranlar, birbirlerini oyunun içerisinde tasfiye ettiklerinde, gerçektende toplumsal alandan birbirlerini tasfiye ettiklerini ve meydanın kendilerine kaldığını zannetmekteler. Ülkede durum gerçektende Spinoza’ nın “havaya fırlatılan taş konuşabilseydi kendi isteğiyle seyahate çıktığını söylerdi” benzetmesine tam oturmaktadır.

Ülkenin tarihsel-toplumsal arka planından beslenen hayati sorunlar bu oyunun alanının dışına itildiğinde, taraflar bu sorunları gerçektende ülke ve toplum gündeminden ilelebet attıklarını zannetmekteler.  Toplumsal alandaki istenmeyen durumların, aktörlerin üzerine baskı ve şiddetle gitmenin, bu istenmeyen durum ve aktörler üzerinde gerilim oluşturup insanları sindirmekle, sorunların bir daha karşılarına çıkmayacak şekilde çözüldüğü farz edilmektedir. Toplumsal yapının tüm öbeklerinden siyaseti ya da siyasal olanı dışlama pozisyonuna giren iktidar seçkinlerinin ne tür bir anlayışa hizmet ettikleri de doğrusu ayrıca tartışılmayı gerektirmektedir. Siyasetin dışlandığı bir tarihsel toplumsal yapının yeşerttiği ürünler ancak bugünkü Türkiye’nin toplamakla meşgul olduğu ürünler kadar sağlıklı olabilirler. Amansız bir şekilde sürdürülen depolitizasyon süreci, kimi çevreler tarafından normalleşme olarak algılanıp alkışlandığını görmekteyiz. Bunun hangi gerekçeler ile normalleşme olarak algılandığı ve bu duruma alkış tutulduğu üzerinde düşünmeye değer bir durumdur. Normalleşme olarak benimseyip sevinmeleri her halde bu sahte gerçekliğin parçalanması ile ülkenin gerçek gündemi ile buluşması adına değildir. Gerçek bir zemine oturtulmuş sağlıklı bir siyasal yapı ve aktörlerin ortaya çıkması için gerekli zeminin oluşması adına da değildir. O zaman sorulacak soru şudur? Siyasetin ülke insanlarından alınıp dar bir alana sıkıştırmak kime ve neye hizmet etmektedir? Birkaç yılda bir kurulan sandıkların deliklerinden aşağıya bırakılan bir kâğıt parçası ile insanlar siyaset yapıyoruz diye birbirlerini aldatıyorlarsa, siyasetin cüzzam hastalığı gibi belirli bir alanda karantina altına alınmaya çalışılmasından çıkar devşirenlerin kimlerdir?

Bu ülkenin hayati problemleri cumhuriyetin ilk kurulduğu gün ne olarak tespit edilmişse bu gün aynı şekilde bu sorunlar varlıklarını çok daha şiddetlendirerek sürdürmektedirler. Ülkenin kurulduğu gün tespit edilip geçen süre zarfında çözüme ulaştırılmış tek bir sorun gösterilemez. Bu ülkenin kimi ileri zekâlılar ancak okul, hastane, bina ve benzeri yapıların sayısındaki artış ile ülkenin gelişmişliği arasında bir paralellikler kurabilirler. Kurumların sayılarındaki artış, yolların, fabrikaların memleketi baştanbaşa sarması vb. alanlardaki gelişmelerin –ki böyle bir gelişmede söz konusu değil-  ülkedeki hangi sorunu çözdüğünü insan gerçekten merak edemeden duramıyor. Ülkenin insan kalitesinde yüzyıl öncesine göre ne tür nitelik artışı gözlemlendi. İnsan ilişkilerinde yüzyıl öncesine göre bizi daha ileriye götürebilecek hangi değerler dolaşım sistemine dâhil edilmiştir.  Devletin toplumla, toplumun kendi içinde görünürde bu kadar yoğun çatışmasından doğrusu ortalığa hakikatlerin yağması gerekirdi. Ne hikmetse bu ülkedeki çatışma ve çarpışmalardan sadece ortalığa yalan, saçmalık ve laçkalık yağmaktadır. Cemil Meriç (224,2002): “Cemiyet üvey ana olduğu zaman insan kahramanlaşıyor. Yani dâhi, iki taşın çarpmasından doğan kıvılcım gibi iki kaderin çatışmasından doğuyor……tarihi yaratan fertle kalabalık arasındaki anlaşmazlık, yani dram daima bir çelişmenin eseri, fertle cemiyet kaynaştığı zaman terakki yoktur” diyor. Bizim bunca çarpışmamızdan bırakın dâhilerin ve terakkinin ortaya çıkmasını gözle görülen bir kıvılcım bile yoktur. Hayır, hayır kıvılcımlar var ancak her iki tarafı da yakıp kül eden yangınlara sebep olan kıvılcımlar.

Burada temelde zannediyorum bir takım temel gerekçeler öne sürülebilir. Nedir bu gerekçeler. Bir herkes kendisini çok farklı bir temel üzerine oturtmaya çalışsa da bu ülke insanları dile getirdikleri ve savundukları kadar kendilerini karşılarına konumlandırdıkları insanlardan zannedildiği kadar farklı bir sosyo-kültürel ortamdan gelmiyor olmalarıdır. Bu ülkenin tarihinde toplumsal yapısının derin çatlaklar barındırdığına dair bir iddia ileri sürülemez. Böyle bir iddia ileri sürülse bile bunun yatay düzlemde yani toplumsal yapıda yer alan unsurlar arasında olduğu ileri sürülemez. Böylesi çatlakların varlığına göndermede bulunanların merkezi otorite ile halk arasındaki bir çatlaktan bahsetmeleri noktasında bir anlam kazanabilir. Ancak bu ülkedeki insanların kendileri ile devlet arasına ne kadar mesafe koyarlarsa koysunlar devleti sahiplenen bir tavra düşmeleri olmadık yerde karşımıza çıkmaktadır ki bu durumda bize devlet toplum arasındaki çatlağın zannedildiği kadar derin olmadığını göstermektedir. Aslında bir noktada bunun böyle olmasının birilerinin ısrarla söylediği gibi “durumun sadece bu nedenden dolayı kötü” olduğu düşüncesine de katılmıyorum. İnsan ilişkilerinde bir şeyin kendinden menkul bir iyilik ve kötülük zeminine oturtulamayacağına inanıyorum. Tersinden bakıldığında bütün gerilim ve çatışmaların sebebi olarak taraflar arasında eşitsizlik ve adaletsizliklere yol açan çatlaklar, çelişkiler gösterilmekte değil midir? Böylesi ayrışmalar ortadan kalksın diye taraflar feveran etmiyorlar mı?  Yani sağlıklı bir şeyler üretmek için illa tarihsel ve toplumsal yapımızda amansız çatlaklar ve bu çatlaklarda herkesi kasıp kavuracak enerji birikiminin olması mı gerekmektedir. Daha sağlıklı ve nitelikli bir toplumsal yaşam ve ilişki ağı için mutlak anlamda farklılaşıp birbirimize düşmemiz mi gerekmektedir? Tarihimizde farklılaşmış ve birbirlerine karşı konumlanmış çıkar gruplarının olmamış olması durumu, her şeyin sağlıklı işlediğini dolayısıyla hiçbir şey yapmadan beklememiz gerektiğini mi göstermektedir? Bir şeyler yapmak için mutlak anlamda olmayan bir durumu var kılmak dolayısıyla tarihsel geçmişi olmamış kabul ederek yeni baştan bir tarihsel geçmiş yaratmakla mı sağlanacaktır?

Bu ülke insanları kendi tarihsel toplumsal gerçekliklerini saf dışı bırakarak başka tarihsel toplumsal deneyimleri kendilerininmiş gibi yaparak onun üzerinden bir alan yaratmaya çalıyorlar. Sahte bir geçmişten hareketle etraflarına mutlu bir gelecek, bir “cennet” vaadinde bulunuyorlar. Yaşanılmayan bir tarihsel tecrübeden ana ve geleceğe dair yol haritası çıkarmaya çalışmak bize özgü bir hastalık olsa gerek. Başkalarının hayat tecrübelerini kendi hayat alanlarımızın merkezine yerleştirerek yabancılaşma gönüllüsü olan bir başka toplumu yeryüzü görmemiştir. Bir yerlere oturtulamayan ve izahı mümkün olmayan çatışmaların açıklanmasında bu anakronizmin payı azımsanmayacak büyüklüktedir.

Tarihsel çatlaklardan ya da başka nedenlerden kaynaklanmış olsun hiç önemli değil, bu günkü tarihsel ve toplumsal yapının kalitesi ortadadır. Ortada olan halden kimsenin memnun olmadığı da ortadadır. Bu halin düzeltilmesi için yarım asrı aşan bir süredir Türkiye’nin siyasal atmosferinde top koşturanların ne yaptıkları da ortadadır. Gelinen noktada durumlarından memnun olanlar var ise dünden beri yapa geldiklerini bundan sonrada yapmaya devam ede gitsinler. Ancak gelinen noktada dün yapılan şekli ile bu işin yapılamayacağını düşünenler var ise o zaman sağlıklı bir şeklide bu işin nasıl yapılacağı ekseninde oturup kafa kafaya vermek gerekmektedir.

Başlangıç olarak, hiç kimse bütün bu olup bitenlerin çözümüne ilişkin elinde bir formül olduğu iddiasını ileriye süremez. Geçmişte kim tarafından ve ne adına olursa olsun piyasaya sürülen formüllerin işlev görmediği yada çözüldüğü gerçeğini zor da olsa kabul etmemiz gerekiyor. Daha önce insana, hayata dair oluşturduğumuz söylemlerin hayat tarafından çözüldüğü gerçeği ile karşı karşıyayız. Bunu tespit etmek, insana ve hayata karşı duyarsız kalmak ve getirdiklerini peşinen kabul etmek anlamına gelmez. Piyasaya sürülmüş olup önümüze gelen her ne var ise bunları içselleştirip bunlara uymak anlamına hiç gelmez. Tam tersine yapılan yanlışlardan gerekli dersleri alarak, bütün bu gelenler karşısında ayakları sabit, sabiteleri dayanıklı olmak anlamına gelir. Bunun basit ve kolay bir iş olacağı hatasına düşmeden ve hemen bir şeyler yapılmalı derken aceleciliğe kaçmadan büyük bir sorumluluk ve sabırla yürümek gerekmektedir.

Sonuç olarak çok farklı gözüken unsurların hayat alanlarından kendimizi birazcık geriye çekip baktığımızda durumun zannedildiği kadar farklı olmadığıdır. Hatta çok iddialı olsa da bu farklı gözüken unsurların bir noktadan sonra aynı renge büründüklerini söylemek kaçınılmaz bir hal almaktadır. Bu farklı gözüken unsurların hepsi toptan bir tarafı temsil etmektedir. İsmet Özel’in (2000) Türkiye’deki siyasal atmosfer için kullandığı “Türk siyasi kadrolarından iki taraf çıkarmak mümkün olsaydı bunlardan biri mutlaka ehven olurdu. O zaman milletin tarafı da anlaşılmış olurdu” tespit yerli yerine oturmaktadır. Evet, maalesef Türkiye’de çok taraf varmış gibi gözükmesine rağmen tek bir taraf vardır ve bu tek bir tarafın en azından ehven taraf olmadığını biliyoruz. Bunu bildikten sonra geriye tek şey kalıyor. Şu an mevcut olan tarafta yer almayanlar bir an önce kolları sıvayıp karşı tarafı oluşturmak. Karşı taraf, var olan tarafı değiştireceğim derken o tarafla o tarafın seviyesine indiği ve araçlarına sarıldığı için o tarafın sinir sistemine kan pompalayan parçalardan biri olmamaya dikkat edilmeli ve oluşturduğu tarafın ehven taraf olması için her an pür dikkat tetikte beklenmelidir.

Meriç, C, (2002) Jurnal 1, İletişim yayınları, İstanbul

Özel, İ, (2000) “İki Taraf Olsaydı Biri Ehven Olurdu”  Yeni Şafak Gazetesi, 7 KASIM

Özel, İ, (2000) “Avrupa Yolları Taştan” Yeni Şafak Gazetesi, 12 ARALIK

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.