Kelepir bir siyaset: Erdoğan gitsin!

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
11.11.2017
A+
A-

Ankara’da gerçekleşen üçüncü saldırının ardından dikkatimi çeken en önemli şey; kırk benzemezin müştereken paylaştığı “Erdoğan gitmeli!” ifadesidir. İfade duygusal bir reaksiyon olarak dile gelmiyor, eylemi üstlenen örgütten ABD eski büyükelçisine, Ana Muhalefet Partisi’nden müzmin muhalif gazetecilere, Yalçın Küçük’ten tıkanıklığını karşıtı olduğu Erdoğan’ı abartarak aşacağını varsayan sivil toplum temsilcilerine değin herkes stratejik bir hamle olarak benimsemiş vaziyette. Doğrusu ifadedeki sıradanlık göze çarpmakla birlikte aynı zamanda bunca farklı mahfilden aynı sedanın yükseliyor olması stratejik bir aklıda ima etmiyor değil. Planlansa dahi biraraya getirilemeyecek bunca unsur nihayetinde aynı politik pozisyonda birleşince iki ihtimal beliriyor; birincisi ifade ettiğim gibi stratejik bir aklın operasyonunda rol kapma çabası olabilir. İkincisi yine büyük bir algı operasyonunun kurbanı olmaktan kaynaklanıyor olabilir. Birincisi ve ikincisi arasında temel bir farkın olmadığı da açık. Diğer taraftan Türkiye’deCumhuriyet’in başından beri sürdürülen mücadelenin hangi tarafında yer aldığı ve ne şekilde yer aldığı belli olan özellikle de son 14 yılına damga vurmuş,el’an bile toplumun yüzde ellisinin üzerinde bir desteğe sahip olan Erdoğan’ın “gitmeli”nakaratına muhatap kılınması izaha muhtaçtır. Zira siyasal gerçeklikle, sosyolojik dinamiklerle açıklanmayan bu beklentinin ülkenin 17-25 Aralık, Gezi Olayları, Devrimci Halk Savaşı, Suriye Savaşı, Mülteci sorunu vs. gibi kallavi gelişmelerin yaşandığı eşikte dile geliyor olması “olayların nedeni olarak Erdoğan” okuması yerine “olayların hedefi Erdoğan” okumasını güçlendiriyor. Yani,“Erdoğan nedeniyle bu haller oluyor”karşısında “Erdoğan gitsin diye bu haller olduruluyor” yaklaşımı yabana atılır cinsten değil. Bu açıdan siyasi tarih ve sosyo-kültürel hafıza“Erdoğan gitsin” şeklindeki poziyonunoperasyonel bir çaba olarak rahatlıkla okunabilir.

Meşrulaştırmak için değil ancak gözlerimizin önünde cereyan eden yakın siyasi tarihi uzak geçmişin sisli perdesinde gölgelenmiş bir çarpıtmaya büründüren ve muharref bir yakın geçmiş şablonunu idraklerimize giydiren bu operasyona teslim olmamak, insanın kendi aklına ve iradesine mukayyet olmasının gereğidir. Aklımıza ve irademize ipotek koymak ve algılarımıza karartma uygulamak isteyen aktörlerin bazılarının el bazılarının gönül verdiği yakıcı olaylar üzerinden hedef çarpıtmalarını anlamak mümkün değil. Erdoğan’ın sıradışı bir figür olduğu aşikâr. Elbette hataları var, yanlışları var. Ancak her türlü ahlaksızlığı gölgeleyen bir gerekçe olarak kullanıma sokulması akla ve vicdana hakarettir. “Siyasi hayatıma mal olsa da bu sorunu çözecem” diyecek örneğin. Kürt meselesinin sembol isimlerinden birisi olan Leyla Zana “bu meseleyi çözecek tek kişi Erdoğan’dır” diyecek. Çözüm Sürecini başlatan ana irade Erdoğan olacak. Üstelik bu işler yüzyıl önce değil son bir kaç yıl içerisinde olacak ve nasıl oluyorsa Erdoğan’ın diktatör olmak isteyişinden hareketle tüm bu sorunların var olma nedenine dönüşecek. Tüm siyaseti gölgeleyen, perdeleyen, hepsinden önemlisi siyaseti gereksiz kılan, kendisine yandaşlık ve karşıtlık temelinde beliren konumlanışı hayli sükseli bir nokta olarak kodlayarak. 

Erdoğan öyle bir figür ki; karşı çıktığınızda da destek verdiğinizde de size varlık kazandırmakta. Bu niteliği itibariyle Erdoğan, karşıtları için karşılığı olan bir mücadele odağına dönüşüyor. Tartışma merkezini, esas sorunu perdeleyen bir işlev görüyor. Oysa buradaErdoğandolayımında söylenecek bir şey yok. Erdoğan’ın yanlışları ve hataları ile nasıl baş edeceğini 7 Haziran’da öğrenmesi gerekenler, sonuç aldıkları yolun rasyonalitesinde ısrar etmek yerine post-siyasetin kabarmış duygularına ve bölgesel gelişmelerin ayartıcılığına kapılmayı tercih ettiler. Diğer taraftan Ana Muhalefet başta olmak üzere hayli geniş bir çevreden derlenmiş kesimlerin Erdoğan karşıtlığında emek, gayret, uğraşı gerektirmeyen tersine her daim getirisi olan -en azından eldekinin muhafazasını garantileyen- bir pratik var. Zira Erdoğan karşıtlığı başlı başına içerde ve dışarda getirisi olan, karşılığı olan “kelepir bir siyaset” olarak zaten devrede. Lakin sıkıntı şu; bu siyaset yıkım stratejilerine yaslanıyor. İkincisi Erdoğan’ın destek havuzunu besliyor. Üçüncüsü ülke açısından Erdoğan’ı güçsüzleştirmeden yönetilemezlik sorunu yaratıyor. Dördüncüsü siyaseti buharlaştırıyor. Beşincisi nefretin birleştiriciliğinde yanyana gelen unsurları taşeronluk şaibesine bulandırıyor. Altıncısı iç ve dış gelişmelerin yakıcılığında Türkiye’ye dönük bir hamleye dönüşüyor. İddialarından vazgeçen, “yurtta sulh cihanda sulh” diskuru üzerinden içe kapanıp her türlü gelişmeyi arıza çıkartmayan bir edilgenlikte geçiştirmeyi talep eden silik-şahsiyetsiz bir konumlanışa evriliyor.Yedincisi ilkesel hatırlatmaları siyaset zanneden bir yüzeyselliğe ön açıyor.Sekizincisi ilkesiz bir ittifak çağrışımı yapıyor. Dokuzuncusuneyi vaat ettiğini söylemiyor. Kelepir bir siyaset ile Erdoğan yenmek isteyen ergen tavırlarına yol açıyor.

Dolayısıyla konsorsiyum çağrışımları olan bu politik dilin üç katmanlı bir boyutta seyrediyor. Birincisi Türkiye dışından Erdoğan’ı hedefleyen bir dinamik var ki bunu hem anlamak hem de görmek zor değil. Ülkelerin bu tarz operasyonlarla hedef alınması yeni bir şey de değil üstelik. İkincisi bu dış dalgaya içerden su taşıyan unsurlar var ki kahir ekseriyeti anlamlı bir siyasal söylemden yoksun şekilde rol peşindeler. Bazıları çaresizliğinden, bazıları siyasetsizliğinden, bazıları bizatihi siyasetinin gerekliliğinden, bazıları nefretinden bu söyleme payanda oluyorlar. Erdoğan’ın toplumsal meşruiyetine ilişkin mesafe alamadıkları oranda yükleme yaptıkları yer Türkiye’nin yönetilemezliği oluyor. Bu açıdan da başarısız olduklarını söylemek kolay değil. Üçüncüsü bu kuşatma karşısında direnç gösteren Erdoğan ve tabanı için çetrefilli bir durum açığa çıkartıyor. Mevcut söylem ve kararlılık toplumsal meşruiyet sağlayıp kuşatmayı karşılama imkânı sunuyor. Ancak yönetilebilirlik açısından oluşan krizi gidermede sıkıntılar oluşuyor.

Bu eşikte Erdoğan’ı götürmek isteyenlerin ülkenin dünü, bugünü ve yarını için Türkiye’yi ve içindeki havzayı kültür-inanç parametreleri üzerinden kavrayacak, insanın izzet ve şerefini koruma becerisi noktasında ikna düzeyi yüksek rafine bir dil, yaranıp uzlaşmadan makul, meşru bir siyasetin öznesi, taşıyıcısı olarak öne çıkmaları gerekiyor.Diğer taraftan Erdoğan cephesi açısından da behemehâl yönetilebilirlik krizini giderecek, kundaklanmış çevreyi içeri transfer eden ve neo-mandacılığa varan hikâyeleriylebunca aktörün cirit attığı hengâmede tarih-coğrafya derinliği olan kuşatıcı bir siyasete ihtiyaç var. Esasında iki kesimin büyük kısmı açısından çözüm nitelikli bir siyaset olarak duruyor. Yakalandığımız sorunları gideren mucizevi bir hap olmadığına göre bu siyasetinde “Erdoğan gitsin” diyenlerin gitmeme ihtimalini, Erdoğan cephesinin de bu haliyle kuşatamadığı bu kesimlerin mevcudiyetini sağaltacak şekilde içermesi gerekiyor.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.