Kim Doğru Pozisyon Alıyor?

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
12.06.2017
A+
A-

Basına yansıyan haberlere göre Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), Antrenör Gelişim Semineri öncesinde antrenörlerle bir anket çalışması yapmış. Anket çalışmasında antrenörlere çeşitli sorular sorulmuş. Sorulardan bir tanesi de şu; “Haksızlığa uğradığınızda sizi kim korur?” Bu soruya antrenörlerin yüzde 3’ü ‘TÜFAD (Türkiye Futbol Antrenörleri) korur’, yüzde 5’i ‘TFF korur’ ve yüzde 17’si ‘kendim korurum’ derken çok büyük bir çoğunluk, yüzde 75 ‘Allah korur’ cevabını vermiş. Buradan hareketle antrenörlerimizin inanç düzeylerini ölçebilir miyiz bilemiyorum. Ancak TFF’nin organize ettiği bir etkinlikte ortaya çıkan bu sonuç en azından şunu söylüyor; antrenörler bileşeni oldukları kurumsal yapıya güven duymuyorlar. Antrenörlerin güvensizliklerini paylaşmamın nedeni aslında genel anlamda yaşadığımız sıkıntının bir izdüşümünü veriyor olması hasebiyledir.Türkiye’nin siyasi hayatına tutulacak bir merceğin altında “Allah korur” cevabının belirdiği görülecektir. O kadar uzun yolculuğa çıkamam diyorsanız son bir yılda yaşadıklarımıza mercek tutun orada da “Allah korur”un nasıl parıldadığını göreceksiniz. Tarihsel olarak bakıldığında devlet ile toplum ilişkimizin fiili olarak dinamik bir aşağılama süreci olduğu görülecektir. Sürekli olarak aşağılanan, tehdit olarak algılanan kesimlerin maruz kaldığı şüpheli pozisyon, ilgili kesimleri çoğunlukla sistemin makul ve meşru dönüşümünde rol almak yerine verili düzenin merkezine nüfuz etme gibi patolojik bir eylemliliğe sevk ediyor.
Sistemin dönüşümü yerine sisteme sızma, sistemi ele geçirme, mevcut ilişkiyi yeniden tesis etme yerine konumunu değiştirme üzerine hesaplar yapılınca ortaya  müesses nizamın damarlarına kan pompalayan bir durum çıkıyor. Şikayet edilen ve sorunun kaynağı olan düzenek hem yandaşlarını hem de karşıtlarını bu pratik üzerinden kendisine payanda yaparak varlığını devam ettiriyor. Yapılan tartışmaların, çatışmaların ufku, sistemik dönüşüm yerine verili sistemin içine yerleşme ile mukayyet kaldıkça hesaplar, taktikler, stratejiler, tasarımlar, tahayyüller ve ortaya konulan siyasetler herkesi kuşatacak bir ilkelilik düzlemini değil reelpolitiğin güç ilişkilerine gömülmüş kaba bir pragmatizmi besliyor.
Paradigmayı, zihniyeti, yapıyı hedef alan dönüştürücü bir mücadele yerine aktörlerin değişimini merkeze alan mücadele tüm ilke ve değerlerin araçsallaştırıldığı tahrip edici bir iktidar kavgasına dönüşüyor.  Merkez dışarda bıraktıklarının kuşatması altında olduğunu, çevre, dışlandığının, yok sayıldığının baskısını biteviye yaşıyor. Karşılanması gereken temel ihtiyaç olan “güvenlik” tesis edilemediğinde siyaset, öteki ile birlikte yaşam inşa etmekten çıkarak Carl Schmitt’in dost-düşman dikotomisine evriliyor. Bu da siyaseti mümkün kılan farklılığı kabullenmeyi ve onunla eleştirel bir müzakereyi anlamsızlaştırarak doğrudan onun varlığına kasteden bir tahakküm pratiğini dayatıyor. Dolayıysı ile varoluşumuza ilişkin yaşadığımız endişeli durum olalağanüstü şartları ortaya çıkartıyor hatta bu şartları olağanüstü olmaktan çıkararak olağan bir hale büründürüyor.
Siyasi tarihimiz kabaca bu hikayenin anlatımından ibarettir denilse yeridir. Devlet, güvenlik politikaları üzerinden iç ve dış düşmanlar yaratarak kendi alanını ve politikalarını tahkim etmeye çalışırken, toplumun dışlanan kesimleri varlıklarının güvencesini görece korunaklı merkezin surlarında gedikler açmayla, çeşitli kamuflajlarla merkezin mahrem bölgelerine sızmayla karşılamaya çalışmışlardır. Devletin politikaları üzerinden dışlanan kesimler, dışlanmışlıkları üzerinden sahip oldukları doğal müttefiklik durumlarını işlevsel bir politik dayanışmaya hasretmek yerine merkezin gölgesinde sığıntı olmayı yeğlemektedirler. Verilmesi gereken mücadele bu şekilde rayından çıktığında doğal müttefikler merkeze yöneltecekleri baskıyı yanlarındakine çevirmekten kendilerini alıkoyamıyorlar. Aleviler için dile gelen “Stockholm Sendromu” bunu gösterdiği gibi son yaşadığımız “Cemaat” sorunu da bunu göstermektedir.
Cumhuriyet pratiğinden bu yana özelde de son bir yıllık süreçte yaşananlar devlet-toplum ilişkisinin makul, mantıklı bir noktaya evrilememesi nedeniyledir. Sosyolojik yönelimin dikkate alındığı ve bu yönelimi taşıyabilecek esneklikte olacak şekilde devletin dönüştürülmesi mücadelesinde son yıllarda hatırı sayılır düzeyde yol alınmış olmakla birlikte önümüzde katedilmesi gereken uzun bir yolun da bulunduğu aşikar.  Esasında bugüne değin yapılan ya da yapılması başarılan büyük ölçüde eski düzenin aşındırılması, omurgasının çökertilmesi olmuştur. Bu süreç hitama ermemiş olduğu gibi inşa sürecinin de daha çok başında olduğumuz ve  yalpalayarak yol aldığımız görülmektedir.
Verili ilişki ağı arkeolojik kazıya tabi tutulduğunda hükümetten muhalefete, sivil toplum örgütlerinden toplumun marjinal kesimleri kadar tüm bileşenlerin hassas, kırılgan bir pozisyonda olduğu görülecektir. Dikkat edilirse toplum, bu manzaranın olabildiğince farkında olarak kendisine pozisyon belirliyor. Bu yüzden Türkiye’de kim ne derse desin, en makul ve meşru pozisyonu alan dün olduğu gibi bugün de toplumun kendisidir. Diğer aktörlerden “kim doğru poziyon alıyor?” derseniz, toplumun durduğu yere en yakın konumlanananlar olacaktır cevabı. Toplumsal desteği ve meşruiyet alanı daralan kim ise o da kaybedendir. 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.