“Madun konuşabilir mi?”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
23.11.2017
A+
A-

Madun konuşabilir mi?” diye soruyor Spivak. Gramsci‘nin bir toplumda sesi olmayan, temsil edilemeyen, işleyiş mekanizmaları içinde kendini ifade edemeyen şeklinde tanımladığı madun (subaltern), “toplumsal hareketlilik yapılarına erişimi engellenmiş, idealden bir sapma, ne başkaldıran ne itaat eden, sesi kaybolmuş”niteliği dikkate alındığında Spivak‘ın yerinde sorusuyla“konuşabilir mi” gerçekten?

Uzun ve travmatik modernleşme hikâyemizin ne tür sancıları koynunda taşıdığı kadim mevzumuz. Yaklaşık iki yüzyılı aşkın süredir içine girdiğimiz türbülansta nasıl savrulduğumuzu, derde deva bir çıkış yolu bulamadığımızı tarihsel tecrübemiz açık ediyor zaten. Yüzyıllar boyunca âlem-i İslam‘ın merkez üssü olan Türkiye başta olmak üzere tüm ümmet coğrafyası (veya mazlumlar), duçar olduğu ve gittikçe kronikleşen açmazlar içinde debeleniyor. Batı karşısında şiddetlenen geri çekilme fiziksel kayıpları aşıp zihinleri esir alan boyutlara ulaşalı çok oldu. Batı’yı temellük etmek ile Batı’ya mevcudu muhafaza üzerinden direnmek arasında sıkışma savrulmayı derinleştiriyor, sorunu içinden çıkılmaz bir hale büründürüyor.

Madun konuşabilir mi?” sorusu ilk bakışta şu çağrışımı yapıyor: Konuşma isteği, arzusu, yönelimi ve mesajı var lakin elverişsiz koşullarda kıstırılmış. Koşulların elverişsiz olduğu, işin bu açıdan netameli olduğu şüphesiz doğrudur. Hem “epistemik şiddet”üzerinden diskalifiye edilen bir bilgi, anlam ve inanç evreni var hem de bağlantılı şekilde “meşruluk”  sınırlarına ilişkin incelikli stratejik biçimlendirmeler var. Gadamer‘in yerinde ifadesiyle titizlikle “alan düzenlemesi” yapılmış bir düzlemdir burası. Bu saltAlthusser‘in belirttiği devletin “ideolojik ve baskı aygıtlarının” işe koşulduğu bir düzenek olması itibariyle değil, ekonomik ve siyasal düzenin ve “zeitgeist”in arka çıkmasıyla perçinlenmiş bir düzenleniştir. Sızmalar, ince müdahaleler, vurucu hamleler üzerinden kuşatılmıştır madun. Bu açıdan konuşma koşullarına dikkat kesilmek ve bu koşulları sorun etmek hayati bir mevzu.

Lakin daha da hayati bir mevzu var ki buna eğilmek varlık-yokluk meselesidir. Madun, konuşma isteği, arzusu, yönelimi ve koşulları karşılandığında yani ağzını açtığında bize neyi söyleyecek? Bizi neye çağıracak? Verili düzeneğin hegamon söylemini mi söyleyecek? Yoksa işlevsizleşmiş dünün tortularına mı bizi çağıracak? Bu sorular ziyadesiyle önemli zira maduniyet, mahkûm edildiği koşullarda salt baskı altına alınmayı ifade etmez, aynı zamanda yabancılaşmayı, kendine uzak düşmeyi, kendini kaybetmeyi, kendi kimlik bütünlüğünü yitirmeyi ve kendi sesini unutmayı beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla sömürge mekaniği, dikotomik bir ezen ezilen çelişkisinin berraklığında değil ezileni deforme eden, insandışılaştıran, kısırlaştıran, kendi olmaktan çıkaran yozlaştırıcı bir pratik olarak iş görmektedir.

Bu açıdan madunun ağzını açtığında madunluğuna neden olanların şarkısını terennüm edip etmeyeceği hayati önemdedir. Zira tahripkâr koşularda kendi olarak var olması engellenmiş bir öznenin konuşması neyi ifade edecek? Duyacaklarımız bir hırıltı mı olacak yoksa homurdanmayla mı karşılaşacağız? Ayarıyla oynanmış duygu dünyasından mı seslenecek yoksa ayrıcalığının yitiği olduğunun bilincinde kendini tarihe sokacak, rotasını kaybetmiş yaşama diriliş vadedecek bir dilin inşasında mı koşacak? Bu sorular, içinde yol aldığımız varoluşsal krizin nereye evrileceğinde yol gösterici olacaktır.

Nitekim bugün Türkiye siyasetinde anlamlı bir seçenek muamelesine tabi tutulan her girişim ezenin dünyasından neşet eden bir dil oluyor. Modernleşme maceramızın ana niteliği verili yapıyı dönüştürme odaklı neredeyse tüm girişimlerin “ezenin albenili söylemine” sahip çıktığını, çıkmak zorunda kaldığını gösteriyor. Sezgisel olarak bu albenili söyleme iltifat etmemekte marifet görenlerin dolayısıyla özbilincine, tarihsel müktesebatına yaslanmayı gereksinenlerin ise duygusal reaksiyonlarda, işlevsiz sloganlarda boğulduklarını gözlemliyoruz.

Bu açıdan mesele, madunun ablukaya alınan ontolojisinin kuşatmadan salimen çıkarılmasıdır. Bunun aparatlarını, epistemik gereksinimini, tahayyülünü oluşturabilmek. Muhayyileyi aktifleştirmek, çağın dinamiğine uygun bir formülasyonla açığa çıkarmak, imar etmek daha doğru bir ifade ile inşa etmek. Aksi takdirde kuşatmanın içinde kuşatmayı var edenlerin ağızlarına, dillerine, dünyalarına, söylem ve tahayyüllerine sarılarak aşmaya çalışmak kendi mahvına rıza göstermek, kendi imhasına yol vermek demektir. Makro politikaların, gelişmelerin yanında “gündelik olanın” serencamında ne tür açıklar verildiğini, kuşatmanın nasıl derinden sızmalarla kalıcılaştırıldığını göremeyen, gündem edemeyen bu ahvalin içler acısı halini Bourdieu‘nun eğitim analizi üzerinden somutlaştırmakta fayda var. Okulun bir mantığı, kurgusu, amaçlılığı, var. Bu düzenek; yapılanması, müfredatı, işleyişi ile belirli bir simge sisteminin, belirli bir yaşam tarzının, belirli kodifikasyonun üzerine oturtulmuş vaziyette. Bunu görmeyip sistemi olduğu gibi muhafaza etmek, meşrulaştırmak hatta içimizden birilerinin hasbelkader düzenekte başarı sağlamasını abartarak sistemi varoluşumuzun mücadele mevziisi olarak taltiflemek, esarete gönül rızasıyla gitmek anlamındadır. Zira okul sisteminin mevcut performansı ve açığa çıkan başarısızlık ne tesadüfi, ne yerilen ne de beklenmeyendir. Tersine beklenen ve arzulanan olup rafine bir şekilde kayırılan bir “simge sisteminin, yaşam tarzının” imtiyazlarının olağanlaştırılmasıdır, olası bir muhalefetin önünün alınmasıdır. Başarısızlık bu açıdan “merkez simge sisteminden” olmayanların, madunların, yok sayılanların kollektif bilinçaltının ayaklanmasıdır. Lakin bu ayaklanmada açığa çıkan muazzam enerji, “tembellik”havuzunda heba edilmekte.

Sistemin kendisine karşıt olduğunu sezen madun, yok sayılan, sistemin parametrelerine gösterdiği karşı koyuşla kendi var olma koşullarını oluşturamamakta tam tersine mahkûm edildiği bu maduniyet koşullarına can suyu taşımaktadır. Ki zaten sıkıntı buradadır. Sistem içe alarak da dışa püskürterek te tahakküm altına alabilir. Sisteme teslimiyetin, sistemin söylemine sahip çıkışın veyahut alternatif üretmeyen bir karşı çıkışın nihayetinde bir anlamı yok. Hele hele Spivak‘ın “Batı’dan gelen en radikal eleştirinin bir bölümü, Batı’nın öznesini veya Özne olarak Batı’yı muhafaza etme çıkarını gözeten bir arzunun sonucudur” tespiti ödünç ağızlarla işin kotarılamayacağını açık ediyorsa o zaman dilini kaybetmiş, eşikte kalmış bu “madun” ne yapacak? Nasıl yapacak? “To be or not to be” hükmündeki meselemiz bu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.