Mahçupyan, Özgecan ve Rahatı Kaçanlar

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
27.06.2017
A+
A-

Geçen hafta Etyen Mahçupyan’ın “Erdoğan’ın Zihniyeti” yazısına gösterilen abartılı tepkiyi görünce aklıma Cemil Meriç’in “Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?” hayıflanması geldi. Yaklaşık yirmi yıldır fikirleri, analizleri ve daha da önemlisi siyasal pozisyon alışı ile kamuoyunun önünde Mahçupyan. Ağırlığı, derinliği ve özgünlüğü olan bir düşünce adamı. Yazıları ve kitapları ile düşünce dünyamıza katkı sunan, seviye kazandıran önemli bir isim.

Öznel tarihi dikkate alındığında Türkiye koşullarında psiko-sosyal bir takım bariyerlerin içinde “kısırlaşma” riski olan Mahçupyan, tarihsel-toplumsal bağlamın kısıtlayıcılarına teslim olmadığı gibi bu riskleri avantaja dönüştürerek dünyayı ve Türkiye’yi özenli bir “anlama” çabası üzerinden değerlendirmektedir. Analizleri, yaklaşımı ve duruşu ile “olması gereken yeri” ikna edici bir şekilde betimlemekte, iddialı gibi görünse de bu duruşu ile adeta toplumsal-siyasal meşruluk alanını somutlaştırmaktır. Düşünce ve siyaset dünyamızda sahip olduğu bu ağırlık nedeniyle bulunduğu tarafa güç katabilmekte, onun  meşruiyet alanını pekiştirebilmektedir. Nitekim kendisini Başdanışmanlığa getiren şey de muhtemelen bu özellikleri olmuştur.

Mahçupyan, Türkiye okumasını İslami camianın öncülük ettiği sosyolojik dönüşüme, bu dönüşüme siyaset sahnesinde ayak uydurabilen, yönlendirebilen ve önemlisi yönetebilen Ak Parti’nin üzerine oturduğu “halk ihtilali” üzerin yoğunlaştırmaktadır. Psikososyal dinamikleri gözeten yaklaşımı temelde bir zihniyetler çözümlemesi sayılabilecek olan teorik arka plandan beslenmektedir. Bu yaklaşım ve teorik çerçeve hem Türkiye’nin mevcut değişim-dönüşüm dinamiğini açıklamada hem de geleceğe dair isabetli öngörülerde bulunma noktasında son derece işlevsel durmaktadır. Nitekim saygınlığı ve itibarı da kuramsal yaklaşımı kadar bu kuramın açıklayıcılığı ve gelişmeleri öngörebilme kapasitesinden gelmektedir. 

Şimdi böylesine güçlü ve etkili bir figürün kamuoyu algısını oluşturan, algıyı yönlendiren akademi, aydın ve siyaset yapıcılar üzerinde dikkate değer bir etkisinin olduğu aşikâr. Abartılı bir benzetme sayılır mı bilemiyorum ama onun gibi analiz ve siyasal duruş sergileyebilen az sayıdaki insanın, Ak Parti’nin siyaset sahnesinde tesis ettiği geniş hâkimiyeti entellektüel-düşünsel alanda gerçekleştirdikleri söylenebilir. Siyasal aktör olarak nasıl Ak Parti geniş bir hegemonya oluşturuyorsa düşünsel alanda da tabiri caizse hegemon aktör Mahçupyan.

Şimdi bu durumu Cemil Meriç’in dile getirdiği tespit üzerinden okumaya kalkıştığımızda Mahçupyan’ı “dokuz köyden kovmak” için seferber olanların hem sayıca çokluklarını hem de yüksek motivasyonları anlamak daha kolay oluyor. Çünkü birincisi Mahçupyan kolaylıkla itibarsızlaştırılacak, meşruiyet alanında gedikler oluşturulabilecek ne bir ideolojik çevreden ne bilindik etnik kökenden ne de dinsel kökenden geliyor. Bugünkü Türkiye okuması üzerinden olumladığı İslami kesim ile temelde ideolojik, sınıfsal ve kültürel bir ortaklığı yok. İkincisi Mahçupyan, suya sabuna dokunmayan, sadece yanındaki insanları etkileyen analizler yapmıyor. Asıl etkisi karşıtlarını etkileyen, etkililiği ile rahatsız eden analizlerinden geliyor. Siyasal analizlerindeki derinlik, genişlik ve sakinlik karşıtlarının teorilerini, duygusallıklarını, kamufle edilmiş ihtiraslarını, sınıfsal-kültürel imtiyaz arayışlarını ve siyasal duruşlarının işlevsizliğini güçlü bir şekilde dile getiriyor. Dolayısıyla yaşanan dönüşüm karşısında bocalayan, hayatın kendisi tarafında sürekli kenara püskürtülen kesimlerin trajedisini Mahçupyan yakıcı bir şekilde açık ediyor. Karşıtlarına tuttuğu Türkiye aynasında beliren görüntü o kadar çarpıcı ki rahatsız olmamak mümkün olmuyor. Yaşadıkları çaresizliği, yanlışlığı, çelişkiyi, parçalanmışlığı o kadar yalın dile getiriyor ki Mahçupyan, karşıtlarında öfke birikmesine, nefret nöbetlerine neden oluyor. Bunca sofistike durumu son derece yalın ve anlaşılabilir bir lisan ile ortaya koyunca baş edilmesi güç oluyor. Dildeki ve analizlerdeki sadelik ve netlik, gri alanların oluşmasına fırsat vermiyor ve kaçak güreşmek isteyenlerin el ense çekme, punduna getirme arayışlarını açık edip havada bırakıyor.

Bu şartlar içerisinde yazıya verilen tepkiye bakıldığında aşkla, şevkle, kin ve nefretle “açığını yakaladık ahali, koşun” tavrını görünce insan şaşırmıyor açıkçası. İnsan, gerçekten de kendisi gibi defolu olsun istiyor herkesin. Düşüncesi, fikri ve duruşu ile karşı koyamayacağı kimseyi istemiyor. Özellikle belirli kesimler için nefret nesnesi haline Ak Parti’ye “anlama” odaklı yaklaşan Mahçupyan’a vurulacak darbe için tetikte bekleyen, teyakkuz halinde ayağının tökezlediği ilk anında üzerine çullanıp itibarsızlaştırarak nefes almak isteyen insanlar var. Tıpkı Özgecan’ın vahşice katledilişi üzerinden tekrar tartıştığımız kadın, töre, cinayet sorununa yaklaşımımıza benziyor durum.  Özgecan olayı üzerine oyuncu Akasya Asıltürkmen öyle basit ve anlamlı konuştu ki yaşadığımız esas problemi gözler önüne serdi: “Kırsalda cinsel saldırıya uğramış kadın/kızların kendini öldürmesi beklenir. Sebebini hiç düşündünüz mü? Sadece namus meselesi değil, hayır. O utancın ağırlığıyla yaşamayı kaldıramadıkları için. Hayır hayır!!! Kızın yaşadığı utancı demiyorum. Bildiklerini kaldıramayan toplumun utancı. Kız, onların utancına kurban verilir. Yorgan gitti, dava bitti! Göz önünde dolaşmasından iyidir. Her gün ona bakarak rahatsız olmaktan kurtulurlar.” Mahçupyan’ın durumu da biraz bu. Her gün ona bakıp rahatsız olmak yerine üzerine çullanıp boğazlamak en iyisi. Ne diyelim, Allah Özgecan’a rahmet, Mahçupyan’a da sağlık ve zihin açıklığı versin.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.