Medeniyet İddiası ve Sahipsiz Sorumluluk

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
29.04.2017
A+
A-

Son günlerde muhtemelen en çok tüketilen kavram “Yeni Türkiye” kavramı olmuştur.“Yeni Türkiye” vurgusu ile yerleşik alışkanlıkların, vesayet odaklarının, zihniyetin, siyasetin, tüm dokuya nüfuz etmiş bileşenleri ile aşılması, yeni sosyolojiyi taşıyabilecek, zamanın ruhu ve toplumun tarihsel-kültürel aidiyeti ile uyumlu bir yapılanma kastedilmektedir. Kışkırtıcı ve iddialı bu tanımlama, içeriğinin bihakkın doldurulması için dilden dile dolaşmaktadır. Keyfi bir adlandırma değilse –ki olmamalıdır- o zaman tüm boyutları ile kendimizi, medeniyetimizin düşünce evreninden beslenmiş bir okumanın-tartışmanın ortasına oturtmalıyız. Yoksa siyasal düzlemin yeni aktörlere açılmış olması ile yetinen okuma, ihyayı-inşayı gerçekleştirmek yerine eski düzene can verdiğinin farkına bile varamaz.

Dolayısıyla ciddi ve esaslı bir tartışmayı politik gelişmelere monte ederek ihya-inşa hareketinin çıkacağını beklemek, medeniyetin ne olduğundan bihaber olmak demektir. Diğer taraftan derin entelektüel, sosyal, felsefi, kültürel bir evrenden beslenmesi gereken politik alanı diğer tüm alanları yönlendiren bir katalizör şeklinde görmek anlamına gelir. Oysa politik aktörlerin duygu ve düşünce dünyalarını besleyecek, reel politiğin çetrefilli dünyasının yanında normatif alanın güçlendirilmesine katkı sunacak bir atmosferin siyasetin dışından-üstünden gelmesi gerekmektedir. Bu hayati uğraşının politik alandan ya da politik aktörlerden gelmesi mümkün olmadığı gibi böyle bir beklenti de gerçekçi değildir.

 Entelektüel, sosyal, kültürel çevrelerin, üniversitenin, aydınların, kanaat önderlerinin, vakıfların, derneklerin, cemaatlerin inşacı-ihyacı olarak rol alması gerekirken, kendi varoluşlarının gerekçesi olan durumu kendi dışlarından, politik alandan sorumsuzca devşirmeye çalışmaları başlı başına problemli bir duruma işaret etmektedir.

Siyasal arenada etkin muhalefete muhtaç oluşumuz nasıl önemli bir sorunsa ondan daha yakıcı bir şekilde ihtiyacını duyduğumuz alternatif, bağımsız, düşünsel, entelektüel, akademik söylemlerin olmayışıdır.Türkiye, siyasi tarihinin hiçbir döneminde farklı düşünce ekollerinin etki alanlarının bu kadar daraldığı bir kuraklığı yaşamadı. Tam da bu kuraklık mevsiminde “medeniyet” iddiasının dile gelmesi tarihle-toplumla ilişkinin normalleşmesi açısından anlamlı ve önemli olmakla birlikte kalibresi yüksek kelimelerin vasat bir zemine, zihne ve ilişkiye kurban edilmesi riskini taşımaktadır. Siyasetin doğasında mevcut olan ihtiras, güç istenci politik aktörleri şartlar oluştuğunda yayılmacı bir noktaya rahatlıkla savurabilir. Bütün bu süreç içerisinde doğal bir denge-fren sistemi oluşturması, söz konusu yayılmacılığı kontrol edilebilir-yönetebilir bir noktaya çekmesi bağlamında düşünsel-entelektüel iklimden yoksun durumdayız.

Özellikle toplumun yaklaşık yüzde ellisine hitap eden politikaların yanında onların düşünsel-entelektüel gereksinimlerine cevap vermeye çalışan Ak Parti, mevcut yapı içerisinde aynı koltukta iki karpuzu taşımaktadır. Bir taraftan Türkiye’nin siyasal ufkunu belirlemeye çalışırken diğer taraftan entelektüel-düşünsel ufkunu temsil etmektedir. İşte bu durum yakıcı sorun alanımızı işaretliyor.

Burada AK Parti odaklı bir sorundan ziyade sosyolojik gerçekliğimizin karşımıza çıkardığı daha geniş ve derin bir sorunla karşıyayız. AK Parti doğal olarak üstüne vazife olmayan bir alanı zorunluluktan, meydanın boş olmasından ya da boş bırakılmasından doldurmaktadır. Türkiye’nin tarihsel olarak kültürel dokusuna nüfuz etmiş düşünce akımları bugün, düşünce, kültür, sanat alanlarını etkileme, doğurgan bir ortam oluşturma kabiliyetinden yoksunlar. Bu boşluğun bir siyasi parti tarafından doldurulması, doldurulmaya çalışması önümüzdeki temel sorundur ve temelde Ak Parti’den ziyade bizatihi toplumun sorunudur.

Şimdi bu temel sorunumuzun olduğu noktada “medeniyet” iddiasını destekleyen siyasetten bağımsız hangi gündemi tartışmaktayız? Günümüz dünyasının çetrefilli sorun alanlarına hangi parametreler üzerinden eleştiriler sıralamaktayız? Bu ülkenin, dünyanın yarınlarına dair hangi iddiaları, ütopyaları oluşturmaktayız? Peki, daha sıradan şeylerden bahsedelim isterseniz: teknolojiye ilişkin tartışmalarımızın düzeyi nedir? Gündelik yaşam alışkanlıklarının dönüşümü üzerinden kafa yormuş muyuz?Bu ülke nüfusunun yüzde sekseni kırsal alanlardan kentlere yerleşti, bunun analizleri nerede? Mimari diye bir gündemi, derdi var mı örneğin kimsenin? “

Hiçbir ferdin kula kul olmayacağı” siyasal bir sistem tartışması var mı? “Hiçbir ferdinin namerde muhtaç olmayacağı” ekonomik tartışma gündemi var mı? “Hiçbir ferdinin komşusu aç iken tok yatmayacağı” bir ahlak tartışması var mı? Liyakati, “mevki-makam, talip olana değil layık olana verilir”i önceleyen bir hassasiyet tartışması var mı? “Asırların derinliklerinden gelip kıyamete kadar gidecek” ülkenin bir tarih tasavvuru var mı?

Aklı hür, vicdanı hür, fikri hür, ilim ve irfan ehlimiz nerede? Nerede Peygamber varisleri Âlim’lerimiz? Nerede İbn-i Haldun, nerede Davud el-Kayseri, nerede Akşemseddin? Nerede Ahmet Yesevi, nerede Hacı Bektaş- Veli?

Medeniyet iddiamızın olması çok önemli ancak büyük ve geniş çaplı bir sorumluluk alanına işaret ettiğini unutmamak kaydıyla tabii.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.