Mürit şeyhi neden uçurur

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
02.03.2018
A+
A-

Türkiye’de herkes yapısal sorunlara biyografikler çözümler üretme telaşında. Herkeste camiasının kavgasını verecek, alanı öteki aleyhine genişletecek bir fatih beklentisi hâkim. Zira meselemiz bir varlık-yokluk meselesi, mücadelemiz bir hak-batıl mücadelesi. Dolayısıyla buradan bakıldığında karşımıza iki husus çıkıyor: Birincisi biz ve öteki arasındaki netlik (ölçek ‘biz’e kaydırıldığında ‘biz’in içinde de dışardakini aratmayan pek çok ‘öteki’nin var olduğunu unutmayalım), ikincisi ‘öteki’ ile olan ilişkinin bu netlikten mütevellit bir çatışma/egemenlik ilişkisine indirgeniveriyor oluşu. Zaten bu hususlar ortada olunca geriye er meydanında savaşı hakkıyla verecek cengâverlerin olması kalır. Başarınız da başarısızlığınız da arkasında saf tutacağınız bir cengâverin mevcudiyetiyle ilintili bir hal alır. Burada karizmatik bir liderin, sıra dışı bir önderin yapabileceklerini inkâr ediyor değilim. Elbette bunların varlığı ve ehemmiyeti izahtan varestedir. Ancak bunların karizması, sıra dışılığı hayatın olağan akışında değil belki de bir toplumun buhran anlarında/çalkantılı dönemlerinde şiddetli bir çözüm olarak beliriyor olması ile ilintilidir. Olağanüstü vasatlar oluştuğunda kahramanların bulunması mukadder olabiliyor.

Malum son günlerde Diyanet İşleri Başkanı (DİB) Mehmet Görmez’in görevinden ayrılışı nedeniyle yaşadığımız bir tartışma var. Kimisi sevincini, kimisi üzüntüsünü dile getiriyor, ayrılışın olası anlamı üzerinden kendince bir okuma geliştiriyor. İşin o kısmında değilim. Ancak böyle bir meselenin gitme ve kalma sarkacında tartışılıyor olması üzerinde durulmayı hak ediyor, benim de ilgili olduğum husus orası.

Zira gitme-kalma dışında din-devlet ilişkisini, DİB’in yasal konumunu tartışabiliyor olmamız da gerekiyordu. Bunun olmayışı, meselenin sadece başkanın kim olacağında tüketiliyor oluşu üzerinde durulmalı. Aynı zamanda burada örtük bir şekilde gizlenen kendi ahvalini başkasına havale etme, sorumluluk kaçkınlığında bulunma da görülmeli, üzerinde durulmalı.

Mehmet Görmez’in şahsından bağımsız söylüyorum. Görmez’in ayrıca kaliteli bir insan olduğu da açık. Ancak sorunlarımızın-sorumluluklarımızın ancak sıra dışı insanların varlığını gerektiriyor oluşu diğer tarafında duran bizler için pek hayra alamet değil. Zira bir tarafın aşırı büyüklüğü-sıra dışılığı gerçekten de kendi sıra dışılığından-büyüklüğünden kaynaklanıyor olabileceği gibi aynı zamanda ve çoğunlukla bizim küçüklüğümüzden-sıradanlığımızdan kaynaklanıyor. Aynı zamanda bu yakıcı gerçeğin bir hokus-pokusla, el çabukluğuyla çevrilen bir dolapla manipüle etmeye kalkışan uyanıklığı da göz ardı etmeyelim. Müridin şeyhini uçurması asla müridin saflığından kaynaklanmaz. Tersine orada göz ardı edilmeyecek ince bir hesap, sevimsiz bir uyanıklık iş başındadır. Bugünkü tartışmamız da görüntüde alakası yokmuş gibi gözükse de özünde bir şeyh-mürit diyalektiğinde işlerimizin yürütüldüğü açık. Şeyhlerini uçuran müritler kendi sorumluluklarının-mücadelelerinin tutsağı haline getirdikleri veya konumlandırdıkları şeyhlerini ayartarak büyüttükleri gibi büyütülen şeyhin kuytusunda sere serpe yatılacak devasa bir alana meftun olduklarını da söylemiyorlar. Eşzamanlı olarak bir taraftan duygusal bir gereksinime karşılık gelen liderin sıradışılaştırılması-büyütülmesi var diğer taraftan gündelik akışın denetimsizliğine alan açma talebi var.

Bu açıdan ideolojik-politik kimliği ne olursa olsun Türkiye’de ortak bir davranış olarak benimsenen bu tutum, ilgili kesimlerin durgun su gibi kokuşmasına neden olduğu gibi aynı zamanda iki yüzyılı aşan bir süredir sancılı bir sürecin içerisinde savrulan Türkiye’nin savruluşunu uzatıyor. Kemalistlerin Mustafa Kemal özleminden tutun bugün bir kurumun başına kimin geçeceği-geçmesi gerektiği şeklindeki motivasyona değin teyit ettirilen şey kurumsal vaziyetin neliği değil o kurumların başındaki kişilerin niteliği oluyor.  Ancak açık olan şu ki; koca bir ülkenin kaderinin bir takım kişilerin olağanüstülükleri üzerinden değil yapısal organizasyonumuzun ilke ve değerler üzerinden hayata geçirilmesi gerekliliğidir. Mesele sıra dışı iyilerin memleketin kaderine etki ettikleri sınırlı dönemlerin albenisine kapılmak değil sıradanların memleketin kaderine hükmettikleri geniş dönemlerde seviyeyi muhafaza etmeyi garantileyecek kurumsal bir mevcudiyetin inşasıdır. Cumhuriyet tarihimizin hikâyesi dikkate alındığında iş kurumsal bir niteliğe kavuşturulmadığında, amansız çelişkilerin törpülenmesine dönük çabalara, ötekinin rızasını gözeten bir sorumluluk ahlakına oturtulmadığında, sistemin belirli kesimler için işleyen bir imtiyaz düzeneği olarak iş görmesine rıza gösterildiğinde dün başımıza gelenlerin yarın başımıza gelmesinin mukadder olacağını söylemek müneccimlik olmasa gerek. Kemalistler nasıl 30’lu yılları özlemle arıyorlarsa bizlerde bu dönemleri arar hale geliriz. Nitekim bundan çok değil iki yıl önce yapılan 7 Haziran seçimlerinde gördüğümüz vaziyet sistemin doğası gereği yaşanacak. Sürpriz olan bunun yaşanması değil yaşandığı takdirde kendinizi hangi psikoloji, hangi siyasal ilişki içerisinde bulduğunuzdur. Sürekli iktidarda kalmak olmayacağına göre ‘biz’den olmayanların da iktidarına maruz kalacağımız aşikârdır. O halde toplum olarak birbirimize karşı konumlanarak vur kaç taktiği üzerinden bir alan genişletme, mevzi kazanma değil olayın daha sofistike, daha kompleks bir hal üzerinden seyretmesi gerektiğini görelim. Kimin başa geleceği, kimin gideceği kadar kimin nereye geldiği, geldiği yerin ahvali, geldiği yerin vaziyeti de önemlidir. ‘Biz’den olanların geldiği noktada sorun olmaktan çıkan, başkası geldiğinde mevcudiyeti tartışmalı olan yapılar gelen kişilerin vaziyetini göstermekle birlikte gelinen yerin ontolojisine ilişkin bir sıkıntıya da delalet ediyor.

Bu nedenle Türkiye’de siyasal mücadelenin niteliği ve tartışmanın düzeyi açısından dikkat kesilmemiz gereken bir sorun alanının bu olduğu görülmelidir. DİB örneğini verdiğimiz bugünkü güncel tartışma gidecek-gelecek şahıslar üzerinden siyasetin güç ilişkileri, iktidar bloğunun iç tercihleri üzerinden elbette ilgi çekici ve merak uyandırıcıdır. Lakin Türkiye’nin sulh ve selameti açısından taşıdığı anlam ve önem şüphesiz bunun bir seviye üstündedir. O nedenle sistemik sorunları başta da belirttiğim gibi biyografik çözümler üzerinden aşmayı alışkanlık haline getiren vaziyetimizi görmek ve sistemik sorunlara sistemik çözümler üretmenin peşinde yol almak gerektiğidir. Bu gerçekleştirildiğinde üstüne iyi yöneticiler de atayabiliyorsanız eskilerin ifadesiyle ‘nur’un alâ nur’dur ancak iyi yönetici atayamadığınızda en azından sistemik vaziyet üzerinden hiç olmazsa tahribatı sınırlı tutmanız mümkün hale gelir. Bunu yapamadığımızda kapanın keyfine göre renk alan bir bukalemundan farksız olacak devlet hem kendi yoldan çıkacak hem de gelenleri yoldan çıkaracak

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.