“Neye tahammül edeceğimiz hangi iyiliğin peşinde olduğumuza bağlıdır”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
28.09.2017
A+
A-

“Sessizliğin bedeli insan ıstıraplarıyla ödenir. Kader ile hedefe ulaşma, sürüklenme ile yön belirleme arasındaki farkı yaratan nihayetinde, doğru soruları sormaktır”der Bauman. CumhurbaşkanıErdoğan‘ın “paralel yapıyla” mücadele, Başbakan DavutoğluGülay Göktürk ve Bitlis Valisinin değerlendirmeleri üzerinden Atilla Yayla‘nın “verimlilik-performans” üzerinden 657 Sayılı DMK’yı tartışmaya açtılar. Şüphesiz DMK’nın tartışılmasında yarar var ancak sistemik bir tartışmanın “iş güvencesinde” tüketilmesi izaha muhtaç. Bu tartışmanın derinleştirilmesi, yapılan değerlendirmelerin-eleştirilerin ve çözüm olarak ileri sürülen seçeneklerin irdelenmesi zaruridir.

Öncelikle birkaç hatırlatma yapmakta fayda var. Birincisi dile geldiği gibi DMK çalışan dostu bir düzenleme değildir, olmadığı okunduğunda rahatlıkla görülebilir. İkincisi gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında kamuda istihdam edilenler zannedildiğinin aksine azdır. Üçüncüsü “kamu yönetimi” ile “istihdam şekli” aynı şey değildir. Dördüncüsü yine dile geldiği gibi kamuda “iş güvencesi” kayıtsız-şartsız olmayıp DMK’nın 125. maddesinde sınırlandırılmıştır. Ek olarak Türkiye’de en köklü Kamu Yönetimi Reformunu hazırlayan ve bir kısmının hayata geçirilmesinde rol oynayan Ömer Dinçer‘in, “verimsizlik-performans düşüklüğü” gibi konuları da içine alan reform gerekçelerini de hatırlatmakta yarar görüyorum. Dinçer, öncelikle Türkiye’de yönetim zihniyetinin geri kaldığından hareketle (a) kurum ve kuruluşların görev ve fonksiyonlarındaki karmaşıklığını (b) birçok kurumun işlevini tamamlamasını (c) yönetim yapısının denetim boyutuyla etkisini kaybetmiş̧ olmasını (d) örgüt yapılarının çok büyümüş̧ ve merkezileşmiş olmasını (e) personel rejiminin yetersizliği, karmaşıklığı, gayrı adil olmasını ve (f) kamu çalışanlarının nitelik sorununu dile getirmektedir. Tüm bu analizini de tarım, sanayi ve bilgi toplumu dinamikleri-gereksinimleri üzerine oturtarak yapıyor.

Hal bu iken Gülay Göktürk‘te “tembelliğin”, “yan gelip yatmanın”, Bitlis Valisinde de “ülkedeki bütün olumsuzlukların kaynağı”, “devletin yanlışlığının ve yetmezliğinin tek sebebi”, “işsizliğin”, “her türlü yolsuzluğun”, “ihmalkârlığın”, “vurdumduymazlığın”, “dayatmacılığın” nedeni nasıl oluyorsa kamu çalışanlarının “iş güvencesi” oluveriyor. 

İş güvencesini verimsizliğin temel nedeni gören ve kaldırıldığında maruz kaldığımız sıkıntıların çözüleceğini bekleyen yaygın ve popüler kanı zaten biliniyor. Yine de bir konunun bu kadar basit, yalıtık ve yüzeysel şekilde neden-sonuç ilişkisine indirgenerek çözülmek istenmesi sorgulamayı hak ediyor. Öncellikle söz konusu klişenin “ahlaki ve normatif güç uygulayacak” şekilde dile gelmesini irdelememiz, ön kabullerini açığa çıkartmamız, çözüm olarak kodlanan ve yapılması halinde Türkiye’ye görülmedik bir verimlilik devrimi yaşatacağı beklentisine sokan iyimserliği kurcalamamız icap ediyor. Kamu Yönetimini ilgilendiren bir düzenlemenin bağlı olduğu geniş alandan yalıtık şekilde ele alınarak mahkûm edilmesi ayrıca düşünsel ciddiyet açısından izaha muhtaçtır. Zira “verimlilik” üzerinden tartışılan bir alanda hüküm vermek, nihayetinde “efradını cami, ağyarını mani” bir titizliği gerektiriyor. Dolayısıyla geniş bir alana ilişkin sorgulamanın bir bileşene üstelik en etkisiz, edilgen kesime fatura edilmesi anlamayı-çözümü kolaylaştırmıyor. Tersine sorunun ters yüz edilmesi, neden-sonuç ilişkisinin çarpıtılması sonucunu doğruyor. Yapılan analiz, sağduyulu, derinlikli, kuşatıcı olmaktan ziyade yüzeysellikle, lokallikle ve acelecilikle malul hale geliyor. 28 Şubat sürecinde suçluyuErbakan olarak kodlamak gibi çarpıtmaya benziyor; “Sen olmasaydın asker darbe yapmak zorunda kalmayacaktı.” Ortada koca bir sistem var; zihniyeti, denetim mekaniği, organizasyonu, sistematiği vs. var. Ancak mesele el çabukluğuyla çalışanların istihdam şekline, iş güvencelerinin olmasına bağlanmakta.

Bu yüzeysel, lokal ve aceleci hükmün iddia edildiği gibi sorun çözücü değil yeni ekonomi-politiğin gereksinimlerinden doğan bir klişe. Rekabet etmeyen ve risk almayan(!) çalışanların sistemin tüm aksaklıklarından-yanlışlıklarından mesul hale getirilmeleri sistemi gözden kaçırmakta, “iş güvencesi” üzerinden çalışanları günah keçisi ilan ederek kurban edilmeleri talebine varmaktadır. İkincisi bu, çalışma koşullarının dinamiklerini, evrilme süreçlerini, iş etiği ile yaşam arasındaki bütünlüğü ve küreselliği, yeni kapitalist kültürü, açmazları, sıkıntıları dikkate almayan, odaklandığı tek alanda büyük resmi ıskalayan bir okumadır.

Güvencesizleştirmenin salt ilgili olduğu alanla değil doğrudan ve dolaylı etkili olduğu tüm alanlar dikkate alınarak maliyet analizi yapılmalıdır. Mesele “mutlak iyi” ve “mutlak kötü” arasında bir seçim değildir. Bir sistemin doğrularına veya yanlışlarına odaklı kestirimlerin iş görmediği kesitteyiz. O yüzden “obez bürokrasi, memur zihniyeti, verimlilik, performans, iş güvencesi” vs. gibi tüm kavramlaştırmalar verili bir sorunun görece aşılması, iyileştirilmesi için ileri sürülürler. Kavramların ve ima ettikleri düzenlemelerin kendiliğinden sorun çözme kapasiteleri, becerileri söz konusu olamaz.

Verimsizliğin doğrudan iş güvencesinden kaynaklı olduğunu gösteren makul ve ikna edici hangi araştırmalarımız var? Bu klişeyi bu kadar albenili kılan, ikna edici hale getiren, ahlaki ve normatif bir hüviyete büründüren hangi karineler mevcut? Çalışanların koşullarını, denetim mekanizmasını, zihniyeti, felsefeyi, yönetimi dikkate almayan bu aklama-karalama harekâtını nasıl göreceğiz?

Troçki“insanın işten kaytarmaya çalışması genel bir kuraldır. İnsan tembel bir hayvandır” diyordu. DMK tartışması da aynı ön kabullere yaslanarak insanı “doğası”üzerinden kavrıyor ve “güvencesizleştirmeyi” tek etkili disiplin aygıtına çeviriyor. Devletin topluma bakışındaki kötümserlik gibi bu yaklaşımda da insan, “doğası”üzerinden kötülenmekte, çözüm olarak disiplin, korku ve güvensizlik önerilmektedir. Yani“doğası” kötü olan bu yaratığı sürekli uçurumun kenarında yürümek zorunda bırakarak terbiye etmek, çevresindekilerle rekabetle ve her gün kapının dışına konulacağı riski ile korkutarak hizaya getirmek.

Weber‘in dünyalı asketizm olarak nitelediği ve köklerini askeri örgütlenmeye dayandırdığı bürokrasinin insan üzerindeki etkilerine, Adam Smith‘in rutinin ruhu öldürdüğü, insanı aptal ve cahil kıldığı eleştirilerine, Sennet‘in bürokratik rutine karşı isyan ve esneklik arayışı bizi özgürleştirecek koşulları yaratmak yerine yeni iktidar ve kontrol yapıları üretiyor tespitlerine odaklanmak, küresel bir çağda yaşanan köklü dönüşümlerin izdüşümlerini analiz etmek ve yalıtık, sürekli bir rekabet ve risk altında yaşayan tedirgin insanlar için güvenli, verimli bir yapılanma arayışı yerine şifrenin çözüldüğü, tek ve hakiki çözümün bulunduğu edasıyla politik düzenleme talep eden yaklaşıma dikkat kesilmeli değil miyiz?

Güvencesiz iş hayatının muazzam bir işlevsellik, verimlilik ve kalite üzerinden devam ettiğinin varsayılması ayrı bir tartışma başlığı. Mesele, karşılaşılan sıkıntının alelacele, ilgili-ilgisiz bir tarafa fatura edilemeyecek ve kolayca halledilmeyecek kadar büyük olması. Türkiye’de kamu yönetiminin ciddi sıkıntılarla malul olduğu aşikâr. Ancak etkin bir analiz yerine palyatif tedbirlerle geçiştirmek olmaz. İdeolojik-politik bir okumanın ön kabullerinden hareketle iş “güvencesi eşittir verimsizlik” kapsayıcılıktan ve bütünlükten uzak bir yaklaşım. Klasik şablonların taşıyıcılığından ziyade yeniden üretici ve kurucu bir zihin üzerinden, bu toplumun tarihsel-kültürel birikiminden istifade ederek farklı modellemelere gidebilen bir şekilde yol almamız gerekiyor. Dün büyük alkışlarla sahneye çağrılan ve bugün aynı inanmışlıkla kapı dışarı edilen “sosyal devlet”analizlerinde savrulmamız, “verimlilik” üzerinden çalışanların kazanımlarına göz dikmemiz garip. Mevcut ekonomik hayatın koşullarını, şartlarını, niteliğini tartışmak, daha adil ve ahlaklı bir hüviyete evirmek yerine çalışanların çalışma koşullarını tahrip etmek, kırk türlü sorunu görmezden gelerek sahip oldukları hakkı ellerinden almayı çözüm olarak ileri sürmek garip. Yine Bauman‘ın ifadesiyle “kapitalist rekabet tüm rekabetin amacına yaklaşmış görünüyor; kendini işe, deyim yerindeyse dibine kadar, işsiz kalana kadar işe verme”yi irdelememek garip. Dün bürokrasi üzerinden içe alarak kuşatan, bugün dışlama yoluyla kuşatmayı yeniden üreten sistematiği tartışmamak garip. Demir kafes mahpusluğunu “sıcak yuva haline getirdiler o yüzden rekabetin ve risk almanın hareketliliğine teslim edeceğim” tehditkârlığı garip. İş yaşantısında kötücül insan “doğası” yerine Ricouer‘inLevinas‘tan hareketle “bana güvenen insanlar olduğu için, davranışlarımdan başkalarına karşı sorumluyum” ahlaki duyarlılığını derinleştirmek yerine “Bana kim ihtiyaç duyuyor?” sorusunun saldırıya uğradığı ve çoğunlukla da “kimsenin sana ihtiyaç duyduğu yok, senin bize ihtiyacın var, ne kadar çok ihtiyacın olduğunu her gün yeniden kanıtlaman gerekir” baskısını, gerilimini kurcalamamak garip. Garip ama nihayetinde kural değişmiyor; “neye tahammül edeceğimiz hangi iyiliğin peşinde olduğumuza bağlıdır.”

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.