Okçular Tepesi Firarileri

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
20.01.2018
A+
A-

Türkiye‘nin büyük ve sancılı bir sürecin içerisinde yol aldığı aşikar. Küresel gelişmelerin ve çatışmaların yaşandığı tabiri caizse tarihin hız kazandığı bir kesitteyiz. Geleceği şekillendirecek köklü bir hesaplaşmanın içerisindeyiz. Durum salt Türkiye‘nin bekȃ sorunu değil aynı zamanda İslam coğrafyasının mukadderatıyla ilintili. Siyasal hesapların, taktik ve stratejilerin ve şüphesiz askeri müdahalelerin ileri sürüldüğü bu kesitte varoluş mücadelesinin salt siyasal-askeri bir mücadeleyle verilemeyeceği de ortadadır. Devletin dönüşümünden devlet toplum ilişkisine ve her şeyden önemlisi sivil toplumun tasavvur ve tahayyülünün niteliğine uzanan mesele bu boyutlarıyla önümüzdeki temel handikaptır.

İslam coğrafyasını siyasal, ekonomik ve kültürel bir yıkıma uğratan, yeniden tarihe girme hamlelerini baltalayan esaret sistematiği çatışma alanlarındaki pozisyon alışlar dikkate alındığında varlığını devam ettirmektedir. Özellikle İslam coğrafyasınınbürokratik yapılanmaları ve yönetici elitleri küresel merkezlerin vesayet şubeleri olarak iş gören nitelikleriyle verili düzenin muhafızlığını yapıyorlar. Bu durum yüzyıllardır küresel kuşatmanın cenderesinde takatsiz bırakılmış toplumsal kesimlerin ufkunu daralttığı gibi aynı zamanda aynı medeniyet havzasının bileşenlerini temassız bırakmıştır. Hatta 20. yüzyılda uygulanan katı toplumsal mühendislik politikalarıyla bu bileşenlerin tarih şuurları dumura uğratılmış, yapay ve uyduruk çelişkiler üzerinden birbirlerine karşı kışkırtılmışlardır. Batı’nın da medeniyet içi kırılma hatlarını işlevsel operasyon merkezleri olarak sürekli kundaklayan pratiği işi iyice içinden çıkılmaz bir hale sokmuştur. Dolayısıyla etnisite, mezhep vs. gibi lokal ayrımlar üzerinden coğrafya bir kan davası arenasına dönüşmüş vaziyettedir.

Bu siyasal-sosyolojik gerçeklik şüphesiz kendi tarihsel genetiğiyle uyumlu bir siyasetin varlığını kaçınılmaz kılmaktadır. Ancak siyaseti meşru, işlevsel ve uzun soluklu kılacak olan sosyolojik devinimin kalitesi ve kalibresidir. Son günlerde gündemimizde olan Musulmeselesi, Kuzey Afrika‘da 2010’da başlayan “Arap Baharı” gibi yeni gelişmeler bile sorunlu diplomatik ilişkinin dışında coğrafya ile rasyonel bir ilişkimizin olmadığını çarpıcı bir şekilde önümüze koyuyor. Küllenmiş bir duygusal ilişkinin ötesine taşınmayan bu ahval, siyaseti desteksiz kıldığı gibi hayalleri kurulan adil yarınların da ötelenmesi anlamına gelmektedir.

MEB müfredatından tutun kültür-sanat çalışmalarına, Üniversitelerin performansından insani yardım odaklı çalışan STK‘larımıza değin coğrafya ile ilişkinin ve ilginin mevcut retoriğin hayli gerisinde olduğu önümüzdedir. Tarih ve medeniyet tasavvuruyla rol model olamadığımız gibi düşünsel-felsefi temasımız da son derece kısır ve verimsizdir. Dolayısıyla birbirini tanımayan, teması olmayan, gündemleri ve hayalleri ortak kılınamamış, siyasal ufukları kaynaşmamış bir coğrafyanın fiilen olmayışında da şaşılacak bir durum olamaz.

Bu şartlar altında 200 yıllık sancılı sürecin kısır koşullarında şekillenmiş ve bugünün dünyasını dönüştürme şekillendirme becerisi düşük söylemleriyle, uygulamalarıyla yol bulamayacağımız ortadadır. Uzun yıllardır içerde verdiği mücadeleyi yapısal bir hüviyetle hitama erdirmesi gereken Türkiye‘nin tarih-kültür-medeniyet ve günün dinamikleriyle uyumlu bir yapıya evrilmemiş olması üzüntü vericidir. Bu hem Türkiye‘yi güçsüz kılmakta hem de kendi kültür-medeniyet havzasını etkileme-yönlendirme becerisini zaafa uğratmaktadır.

Behemehal güncel siyasetin ve gündelik çekişmelerin kıskacında payandalık etmekten, görev ve sorumluluklarını askıya almaktan keyif alır gelmiş sivil toplum kesimlerimizin tıpkı yüzyıllar önce bu coğrafyanın mayasını adalet ve ahlak üzerine karan derviş devrimciler gibi kendi asli gündemlerine ve sorumluluk alanlarına dönmelerinde zaruret vardır. Kendisi bir şey olmayanın başkasına verecek bir şeyi olamaz. Kendi ağırlığı, özgünlüğü ve özgürlüğü olmayanın yandaşlığının ve karşıtlığının anlamı olamaz. Siyasetin konjonktürel alan açmasından nemalanan ve görünürlülüğü artan hiçbir yapı mevcudiyetinden ve mevcudiyetinin ehemmiyetinden bahsedemez. Uğraş alanlarımız, nöbetini tutmakla mükellef olduğumuz cephelerin hali pür melali zaten mevcudiyetin keyfiyetine dair yeterli veriyi önümüzü koyuyor.

Herkes iddiaları üzerinden hesaba çekiliyor, herkes yaptıkları ve yapmadıkları üzerinden sınanıyor. Yarın birbirimize bakacak yüzümüz, birbirimize söyleyecek sözümüzün olması için üstlenilmesi gereken görevler orta yerde sahiplerini bekliyor. Şu an “Okçular Tepesi” savunmasız bırakılmıştır. “Sonuca kesin olarak ulaşsak da, sonuca asla ulaşamayacak olsak da, görevinizin başında olun” uyarısı göz ardı edilmiştir, edilmektedir. Görev mahaline, sorumluluk alanına dönmeyenler bilinmelidir ki  coğrafyamızla bütünleşen hezimetin vebalini, utancını omuzlarında taşımaktan asla kurtulamazlar.  

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.