“Onlar bizim öğretmenimiz değil”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
30.11.2017
A+
A-

Önce tarihsel iki kaydı paylaşalım: Bir İtalyan müfrezesi pusuya düşürülerek bütün unsurlarıyla birlikte yok edilir. Geriye yalnızca genç bir teğmen kalır. Onu da esir edilmiş ve kelepçeli bir haldeÖmer Muhtar’ın karşısına getirdiklerinde, Ömer Muhtar, genç teğmenin ellerini çözer veİtalyan bayrağını da eline tutuşturarak “Bunu al ve git. Komutanlarına söyle, bu bayrak buraya ait değil” der. Bu tablo karşısında Ömer Muhtar’ın askerleri, teğmenin serbest bırakılmasını şaşkınlıkla karşılayarak itiraz edasıyla “Ama onlar bizi öldürüyorlar” derler.Ömer Muhtar’ın cevabı: “Onlar bizim öğretmenimiz değil”.

Diğeri; Bir gün askerlerden birinin gelip kendisine “onlar bizim kadınlarımıza tecavüz ediyorlar, onlar bizim kadınlarımızı, yaşlılarımızı ve çocuklarımızı öldürüyorlar. Buna bigâne kalmamalıyız” der. Aliya’nın cevabı: “Sırplar bizim öğretmenimiz değiller”.

***

Modernleşme hikâyemizin temel açmazı, mücadelede karşıtı olarak kodladığı yapıyı temel argümanları ile meşruiyet merkezine dönüştürmesiydi. İdeolojik-politik-inanç ve coğrafi anlamda temel karşıtı olarak gördüğü Batı ile olan mücadelesinde en Batı karşıtı görülen İslamcılık damarında bile meşruiyet merkezi, ideal merkez olarak Batı’nın kodlanması göze çarpar. Birinci kuşakİslamcılarımızdan Namık Kemallerin Batı’ya ilişkin hesaplaşmada benimsedikleri bu yol aradan geçen yüz elli yıllık zaman aralığına rağmen varlığını sürdürüyor. Namık Kemaller Batı karşısında varlık kazanmayı kendi“özümüze dönmek” ile ilintilendirmeye çabalarken diğer taraftan bu “öze dönüş”hamlesini Batı‘nın ulaşmış olduğu seviyeyi meşru, istenilen, arzulanan olarak elde etmek için gerekçeye dönüştürmede kullanıyorlardı. Batı’da meşruiyet mi var? Aslında bu işin aslı bizde var. BakınızŞûrâ ayeti. Batı’da “Bilim-Fen-Teknik” mi gelişmiş. Aslında bu işin esası bizde var. Bakınız Peygamber “İlim Çin’de de olsa gidin alın” hadisi. Batı’da“akıl” mı var. Aslında bunun kaynağı bizde. Bakınız Kur’an’da kaç tane “akıl” ile ilgili ayet var. Görüntüde Batı‘yı karşısına alan hatta kendi “kök değerlerine” ricat eder gibi gözüken pozisyon, nihayetinde bize ulaşılması, elde edilmesi gereken olarak Batı’yı, Batı’nın değer ve kurumlarını, ideallerini ve formlarını önermeye kalkışıyor. Karşıtı olduğu pozisyonu savunma, onu müdafaa etme gibi özünde kendini buharlaştıran, iddia ve amaçlarını dinamitleyen çelişik bir hüviyet arz etmeye başlıyor.

Bu okumayı şunun için yapıyorum: Son günlerde Başkanlık veya Partili Cumhurbaşkanlığı ile ilgili tartışmalarda karşımıza çıkan Tek Parti döneminden kanıt getirme çabası kendi meşruiyetini temellendirme arayışının, heyecanının aynı zamanda nasıl da kendini silikleştirmeye, karşıtı olduğu yapıya benzeştirmeye vardırdığını, trajik bir konumu pekiştirdiğini paylaşmak nedeniyle. Siyasal sistemde yapısal dönüşümleri savunmak veyahut arzu edilen yönde bir değişimin gerçekleşmesi için yapılan ve önerilen formları gerekçelendirmek, meşrulaştırmak için gayret gösterenler, yıllardır dönüştürmeye çalıştıkları yapıdan elde etmeye, karşılaştıkları eleştirileri göğüslemek için gerekçelerini o yıkıma uğratmaya çalıştıkları hastalıklı pratikten taşımaya çabalıyorlar. CHP’nin Tek Parti döneminin uygulamalarından örnekler sunuyorlar. Atatürk Partili Cumhurbaşkanı değil miydi diyorlar? E şimdi bu trajik ahvali hiçbir şey yokmuş gibi mi ele alacağız? Bu durumda hiçbir tuhaflık yokmuş gibi davranacağız? Bizim yıllarca dile gelen eleştirilerimiz bugün yaptıklarımıza gerekçe olarak gösterilen uygulamaların yanlış, uygunsuz olduğu için değil miydi? Taleplerimiz bu uyguların dönüştürülmesi için değil miydi? Bu sistemin hak kayıpları ve mağduriyetler oluşturduğu için değil miydi? Karşı olduğumuzu bugün karşı olduğumuz uygulamaları iktibaslayarak karşıtlığımızı devam ediyoruz yanılsamasına kapılmak nasıl bir şeydir? Bu bir akıl tutulması, ilke ve değerleri görmezden gelen yoz bir pragmatizm olmaz mı? Ne oluyor, neler yapılıyor böyle? Başkanlığın, Partili Cumhurbaşkanlığının savunusu böyle olabilir mi? Türkiye’desistemik bir dönüşüm talebi bu seviye ile ancak katledilir. Bu seviye ve üslupla ancak verili yapının muhafazası yapılabilir. Bu seviye ve üslup üzerinden korunmak, yaşatılmak ve hayata geçirilmek istenen ne varsa ancak karşı operasyona uğratılabilir. “Kardeşim “liyakat-ehliyet” üzerinden kamu personel rejimini organize et!” diyoruz. “Onlar da zamanında böyle yapmamış mıydı?” oluyor cevap. 

Büyük iddiaların dile geldiği bir eşikte büyük iddiaları taşıyan, benimseyen ve savunan ağızların küçük hesaplarda boğulması“şartların gerekliliği” üzerinden geçiştirilemez. Karşı karşıya olduğumuz açmaz tam tersine “neyi istediğini” ve daha da önemlisi “nasıl isteyeceğini” bilmeyen bir kendini bilmezlik hali. Bu yüzden bu kadar çelişik, bu yüzden bu kadar tutarsız, bu yüzden bu kadar pragmatik. 

Batı’yı bilen, tanıyan ve yapısal bir tartışmanın nesnesine indirgeyenlerin yaptığı analiz düzeyi nerede bizim ahvalimiz nerede!Garaudy Batı eleştirisinin odaklanacağı yeri“başarısız olduğu yerler değil tam tersine mutlak şekilde başarılı göründüğü yerler” olarak işaret ederken neyi yapıyordu? Cins beyin Mumford ve daha niceleri aynı minvaldeki tartışmayı niye yapıyor, yaptıkları tartışma nereye düşüyor? Bizim mevcudu kendi eliyle üretmeyi marifet sanan teslimiyetçiliğimiz ve esaret halimiz bu eleştirilerin neresinde? Yol-yordam, usul-erkân, kural-kaide tanımaksızın “amaç-sonuç-menzil” gözeten niteliğimiz o zaman Tek Parti yönetiminden, “beyaz adamın yükünden”,“Stockholm sendromundan” nasıl ayrışacak? Karşıtını kendi elleriyle üreten, celladına âşık angaje bir koyuş yerine kimin rahle-i tedrisinden geçtiğinin farkında olarak yol almak icap ediyor. Yoksa “İtalyanlar, Sırplar” öğretmenin olur haberin olmaz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.