Patlamalara karşı Şeyh Edebali!

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
24.09.2017
A+
A-

Bilmek, bilinene uygun davranmayı zorunlu kılmıyor. Eylemi zorunlu kılmayan bir zaten tartışmalı. Örneğin Sokrat’ın doğru bilgi ile doğru eylem arasında doğrusal bir ilişki kurduğunu biliyoruz. Modern zamanlarda bu varsayımın yerleşik karineye, toplumsal mühendisliğe yol açan mutlak önkabule dönüştüğünü biliyoruz: “doğru bilinirse doğru eylem yapılır veya yanlış yapılıyorsa doğru bilinmediğindendir.” Diğer taraftan karşımızda bilmenin doğruluğundan eylemin doğruluğuna, bunların tekliklerinden, birbirlerini zorunlu kılmalarına dair hayli yoğun teorik tartışma ve önemlisi buna veri sunan hayat var.

 Ankara’da yaşanan hadise üzerinden dile getirdiğimiz klişe ve ardından sergilediğimiz eylemlilik arasındaki uçurum, yaşadıklarımıza ayna tutmayı icbar ediyor. Olay vesilesiyle herkesin ağzında şu klişe; “olası sonuçları üzerinden değerlendirmek lazım! Olay, iletilmek istenen mesaj, muayyen amaç için işlevsel bir araç olarak telakki edildiği için kurgulanmıştır. Olay operasyoneldir, maksatlıdır, kardeşliğimizi, birlikteliğimizi ….vs. hedef almıştır.”  Bu yaklaşımda itiraz edilecek bir şey yok. Gayet makul, gayet yerinde. Lakin söylem, yukarıda bilmek-eylemek problematiği düzleminde değindiğim gibi kendisinden beklenen eylemliliği üretmiyor. Bilmek ve eylemek arasında doğası gereği bir boşluk var. Ancak söylemlerin ima ettiği asgari bir eylemlilik çerçevesi var ki bu da söylemin sınanmasına, test edilmesine, güvenilirlilik ve geçerlilik sağlamasının yapılmasına fırsat verir. Zaten bu çerçeve ilişkileri besler, güveni oluşturur, yaşamın belirsizliğini, sınırsız olabilirliğini öngörülebilir bir düzleme çekerek iyi-kötü bir düzenin tesisini mümkün kılar. Ötekini yargılama, iddiaları üzerinden hesaba çekme, eleştirme imkanı sunar. Aksi taktirde ne eleştirinin, ne yargılamanın, ne hesaba çekmenin bir anlamı olurdu. Bu bir. 

İkincisi, Tanzimat Fermanı Müslüman ahalinin ayrıcalıklı pozisyonunu tahrip ettiğinde “bundan kelli gavura gavur denilmeyecek” diye tepki gösteriyordu Müslümanlar. Ankara’da yaşanan olay üzerinden itidal, sağduyu çağrıları açık veya örtük “teröriste terörist”, “provokatöre provokatör” diyemeyecek miyiz tepkileri ile karşılaşıyor. Toplumsal kesimlerin birbirlerine yönelttikleri, itidali, olayın amaçlarını ve sebebiyet vereceği açmazları göz ardı eden, kışkırtılmış bir duygusal-suçlayıcı dille karşılaşıyoruz. Birinci önermede insani bir pozisyona yaklaşan ancak hemen ardından ilk önermeden bağımsız alan açan, dikkat çektiği yanlışa düşüveren, akıl ve sağduyuyu havada asılı bırakan çelişkili bir durumda kalıveriyoruz. 

Üçüncüsü,  klişemizde; olayı gerçekleştirenlerin bir amacı bir hesabı var, bu amaca ve hesaba can vermemek lazım deniyordu. Niye? Çünkü sorunlarımızı çözen veya kolaylaştıran değil tersine kronikleştiren, çözüm atmosferini tahrip eden bir amaçlılığı var bu eylemlerin. Çünkü bu ülkenin kapatılmış, görmezden gelinmiş, soruna dönüşmesi için planlı-programlı çalışılmış yakıcı sorunları var. Konuşulamayan, tartışılamayan bu sorunlarla yüzleşmek, çözüme kavuşturmak için son yıllarda tabiri caizse Pandora’nın kutusu açıldı. Yıllarca kapatıldıkları, püskürtüldükleri namüsait koşullarda varlıklarını muhafaza etmeye çalışan kimlikler, küreselleşme-postmodernlik dalgasını da arkasına alarak işi fetişleştirmeye,    kendine gömülmeye vardırdıkları bir eşikteyiz.  Bu düzlemi makro bir okumaya oturtan Süleyman Seyfi Hoca karşı karşıya kaldığımız ve sürmesi on yıllar sürecek sarmalla ilgili analizinde; “…Bu durumda bek’a kaygısı üzerinden nasyonalsosyalizmde ısrar etmek yarı-merkez dünyayı meşruluk krizlerine sokuyor. Liberalleşme adına geri çekilmeler ise güdümlü teröre alan açmakla neticeleniyor” diyordu. Meşruluk krizi ve güdümlü teröre alan açılması” sarmalı hem sorunumuzu hem de çözüm noktamızı çerçeveliyor.

Dördüncüsü, bölgesel ve küresel güçlerin örtülü operasyonları, işbirlikçilerin ihanetleri hayati önemdedir ve ilgili olanların tam teyakkuz halinde olmalarını gerektirir. Ancak tüm enerjimizin bu çekici labirentte tüketilmesi bizi iki açıdan korunaksız kılmaktadır. Birincisi bu alanı kuşatmamız ve tüketmemiz mümkün değil. Yani enerjimizin büyük kısmı gerçeklikle irtibatını yitirip buharlaşmakta hatta sisli havalarda izini sürdüğümüz güçlerin ekmeğine yağ sürmektedir. İkincisi belirleyici olan içerisi, yani Türkiye’dir ki bu yaklaşım bizi buradan koparmakta alıkoymakta, çatışmalı dışarıyı içe aktaran bir özensizliği, kabalığı pekiştirmektedir.

Bu dışarıyla ilgilenmemek anlamına gelmez. Dışarının önemsiz olduğunu söylemez. Sadece gözetilmesi gereken bir denge halini hatırlatır. Dışarının fevkalade önemli olduğunu ancak bugünün küresel dünyasında ne kadar iç olduğu tartışmalı olsa bile içerinin sıklet merkezi olduğunu vurgular. İçerde zafiyet, kırılma, kutuplaşma, gerginlik varsa, birlikte yaşama iradesine, ortak gelecek tahayyülüne halel gelmişse kırılgan, operasyona açık dolayısıyla güvenlik açığı yüksek bir ülke olacağımızı ve operasyon yapmak isteyenlere davetiye çıkartacağımızı söyler. 

Beşincisi, siyasi tarihimiz ve mevcut ahvalimiz Süleyman Seyfi Hoca’nın da işaret ettiği gibi bizi büyük bir açmazla karşı karşıya getirmiştir. Pandora’nın kutusu açıldı bir kere. Fetişleştirmelerin, kendini merkeze almaların kısırlaştırıcı, yok edici etkilerini yaşıyoruz. Şimdi açmaz nasıl aşılacak? Fetişleştirmeler, ötekine değmeyen ego-etnosantrizmler nasıl çözüme kavuşturulacak? Toplumsal kesimler paralize olmuş vaziyette, siyaset de sürece çanak tutan bir sorumsuzluk halinde. İktidar umudu olmayanların bu siyasette istikbal görmelerini bir nebze makulleştirelim. Ancak ötekini düşmanlaştıran, meşruiyet alanından çıkaran bu şımarıklığı, yüzde kırkın üzerinde oy alan ve önümüzdeki seçimde de alması muhtemel bir partinin işlevsel bir siyaset olarak benimsemesi, aynı mantık, zihniyet ve kurgu ile muhatap alması kendi ayağına kurşun sıkması demektir. Paralize olmuş unsurlara karşı paralize olarak cevap vermek, muzdarip olduğun bir hale rıza göstermek, onu taltif etmek, içerikten yoksun bir duruma yükleme yapmak onu aktörleştirmek ve kendini kör bir açmaza mahkum etmektir.

Oysa karşımızda sosyolojik olarak parçalanmanın eşiğinde, ötekini düşmanlaştıran cemaatimsi bir yapı pekişiyor. Her halükarda kendi doğrusunun evrenselliğini pekiştiren bir otoriterlik hali var ve iktidar  olmamanın-olamayacak olmanın sorumsuzluğu ile gelen bir savrukluk, özensizlik ve kayıtsızlık hali var. Peki iktidar iddiası, potansiyeli ve gerçekliği olan bir yapının buna angaje olması nasıl aşılacak? Ötekinin vurdumduymaz pratiğinde mazeret arayan bir okuma nasıl aşılacak? Olayı güçleştiren ve tam da bu yüzden hayati kılan ötekinin sorumluluğunu alan, ötekine rağmen ötekini kollayan bir yaklaşım eksikliği. Onun şımarıklığını taşıyabilecek, törpüleyebilecek ve bunu görmezden gelen bir kibirle değil tersine sağaltabilecek bir siyaset eksikliği. Zaten bu eksiklik değil midir ki bombalara davetiye çıkaran, bu eksiklik değil midir bombaların tesirini arttıran ve bombacılar ile arkasındakilerin amaçlarına hizmet eden. Şeyh Edebali’nin uyarılarına kulak vereceklere ihtiyacımız var. Hem siyasette hem de sivil toplumda.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.