Siyasal Kazanımlarımızı Feda Etmeyelim

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
28.12.2016
A+
A-

Siyasal Kazanımlarımızı Feda Etmeyelim

Gezi parkında başlayıp tarafların elbirliği ile uluslar arası bir krize dönüştürdüğü olaylar kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor. Muhalefet etme hakkının kullanımından perde gerisindeki güç şebekelerine dek uzanan geniş bir yelpazede analiz edilen olaylar, karşımıza ilginç bir tablo çıkartmıştır. Tarihsel olarak gelen egemen siyaset etme tarzının varlığını devam ettirdiği, ülke içerisinde yaşanan lokal bir hadisenin bile ulusal ya da uluslar arası derin unsurların manipülasyonlarına ne kadar açık olduğunu göstermiştir. Sosyal medyanın yeni dönemin etkin araçlarından bir olduğu gerçeği ve önemlisi muhalif bir hareketin güçlü bir şekilde ortaya çıkmasında rasyonel siyasal çözümlemelerden ziyade duyguların, duygusal algıların ne kadar etkili olduğu gerçeği karşımıza çıkmaktadır.

            Diğer taraftan karşımıza çıkan bu olaylar, toplumun ne kadar hassas ve kırılgan dengeler üzerinden seyreden bir yapı olduğunu göstermiştir. Farklı bileşenler üzerinden ortaya çıkan toplum, doğası gereği içinde belirli düzeyde seyreden bir gerilimi barındırmaktadır. Gerilim, bileşenler arasındaki iletişim ve çatışma düzeylerine göre belirli koşullarda ve dönemlerde, kesişim noktalarında taşınamaz bir hale gelip baş edilmesi güç sorun alanına dönüşmektedir. Gerilim, siyasal aktörlerin değişen pozisyonlarına ve beklentilerine paralel olarak bazen baş edilmesi gereken bir sorun alanı bazen de güç ve iktidar devşirmenin ucuz ancak etkili bir aygıtı olarak ele alınmaktadır. Türkiye’nin siyasi tarihi gerek devlet-toplum gerekse de toplumsal kesimlerin birbirleri ile olan ilişkisinde sürekli olarak gerilimi besleyici bir siyaset etmenin baskısı altında yol almıştır. Tüm normalleşme çabaları belirgin bir şekilde bu siyaset etmenin baskısı azaltıldığında mesafe almıştır. Toplumun doğası gereği içinde barındırdığı gerilimi, makul ve meşru bir düzeyde toplumun tümüne yayarak yönetilebilir kılmak yerine kırılma hatlarında biriktirme girişimi anlamlı bir siyasal vasatı tesis etmediği gibi bizi keskin bir kutuplaşmanın cenderesine sıkıştırmaktadır. Toplumu keskin uçlarda ittifak kurmaya zorlayan bu süreç iletişimi, paylaşımı imkânsız kılarak siyaseti işlevsizleştirmekte ve farklı kesimlerin birbirlerine dönük her türlü girişimini etik ve hukuki sınırlamalardan kopartmaktadır. Siyaset konuşma, tartışma, birbirini etkileme gibi doğal işleyişinden sıyrılarak keskin bir biçimde varoluş mücadelesine dönüşmektedir. Yaşama ilişkin önceden tasarlanmış doğruları olan kesimler, katılım mekanizmaları işler bir siyasal alanda ötekiler ile birlikte mesafe alma yerine sahip oldukları doğruları tartışma üstü tutarak empoze etmenin mücadelesini vermektedirler. Dolayısıyla kendisini tartışma dışı tutan her kesim, kaçınılmaz bir şekilde öteki ile olan ilişkisini bir egemenlik kurma, fethetme ya da yok etme ile çerçevelemektedir. Bu tarzın devlet siyasetine egemen olması ise başlı başına büyük bir problemdir. Kurumsal güç aygıtlarına yaslanmış olan devletin toplum ile olan ilişkisinde siyasetini bu düzlemde belirlemesi içeriği ne olursa olsun karşımıza bir toplum mühendisliği pratiği olarak çıkmaktadır. 

Bu siyaset normalleşmenin zeminini tahrip etmekte, her iki kesimde de ara renklerin baskılanmasına neden olmaktadır. Oluşan gerilim ve varoluş kaygısı insanları sınırları belirsiz bir makro siyasete mahkûm etmektedir. Makro siyasette toplanma, olağanüstü dönemlerde işlevsel, anlamlı bir seçenek oluşturabilir. Ancak devletin ve toplumun tarihsel akışını, bu siyasetin belirleyiciliğinde taşıması demek anormal koşulların varlığının kalıcılaşması demektir. Oysa sağlıklı bir süreç toplumu oluşturan irili ufaklı bileşenlerin anormal şartların baskısından sıyrıldıkları koşullarda gösterdikleri söylem ve eylemlilik ile işleyebilir. Bu durum iletişim, müzakere kanallarını artması anlamına gelebileceği gibi değişen çıkarlar, beklentiler, hesapların birbirlerini dengelemesi, etkilemesi açısından katılıma imkân tanıyıcı bir işlev görebilecektir. Aksi takdirde makro siyasetin genel çizgilerine kendilerini hapsedip pür dikkat ötekine odaklanmış bir pozisyonun siyaseten üretken olamayacağı hem tarihsel olarak hem de mantıksal olarak tartışmasızdır.     

Yaşanan son olaylar özü itibari ile başta devlet olmak üzere tüm kesimlere şu mesajı vermiştir. Yakın dönemde Kuzey Afrika ülkelerinde başlayıp derinden devam eden dönüşüm dalgası, hak ve özgürlük taleplerini merkezden yaymaya odaklanmış bir söylemin, pratiğin işlevsiz kaldığını göstermiştir. Bulunduğu koşullar içerisinde etkin iktidar seçkinlerinin ne yaptığından bağımsız olarak Türkiye’nin kendisinin ne yaptığı ve nasıl yaptığı önemlidir. Dolayısıyla siyasal sistem, tüm kesimlerin, marjinallikle itham edilip dışlanmaya çalışılanlar dâhil, hak ve özgürlük taleplerine duyarlı ve siyasal sürece aktif katılımlarına imkân tanıyacak şekilde yapılanması gerekmektedir. Toplumun hiçbir kesiminin mevcut gerilimin taşıyıcı merkezi olmasına fırsat vermeyecek geniş, açık, hak ve özgürlükleri temel alan bir siyasal yapılanma inşa edildikçe bu durum eş zamanlı olarak hem toplumun normalleşmesine imkân verecek hem de devletin birlik ve bütünlüğüne katkı sunacaktır. Özgürlük ve güvenlik arasındaki tercih güvenliğe doğru kaydıkça güvensiz kalacağımız son olayda da görüldüğü gibi mukadderdir.  
Bu yazı 21.06.2013 tarihinde Yeni Şafak Gazetesinde yayımlanmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.