Thukydides, Mecelle ve “Kandırıldık Ey Halkım”

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
02.10.2017
A+
A-

Son yıllarda “cemaat” karakteri belirgin yapıların siyasal yapılara dönüşme pratiklerine şahitlik ettik. Önce “Gezi”“Gülen Hareketi” ve şimdi HDP, dar kimliklerini aşarak ele gelen bir siyasal yapıya evrildiler. Evrilmenin meşruluk zemininde derinleşmesi beklenirken onlar “cemaat” dinamiklerine gerisin geri avdet etmeyi ve politik dillerini yitirerek arkaik bir tortuya, anakronik bir görüngüye dönüşmeyi tercih ettiler. “Gezi”“Paralel Yapı” şeklinde kodlanan “Gülen Hareketi” ve“Türkiyelileşeceğiz” modunda albenili bir serencam üreten ve “özyönetim”, “özerklik” üzerinden iddialarını kum torbasına doldurup kazdığı hendeklere siper edenHDP. Üçü de amaçlarına uygun abartılı bir diskurun, amaca götüren “her ne olursa”pragmatizminin, “Allah ne verdiyse” abanmışlığının aşırılığında eridiler, eriyorlar. Üçü de toplumu kuşatmayı, toplumun talep ve beklentilerine öncelik verme yerine topluma sindirme araçlarıyla diz çöktürmenin peşine düştüler.

Bu meyanda olmadık sözlere, hikâyelere, iddialara ve okumalara muhatap edildik, ediliyoruz. Doğrunun yanlışa, gerçeğin hayale payanda edildiği bu “iktidar istenci”meşruiyet açığı oluşturdu, siyaseti ve gelecek inşa etme arzusunu sosyolojik dinamiklere yaslama yerine karşıtı oldukları iktidar bloğunun şeytanlaştırılmasına sıkıştırdı. Pratiğini, meşrulukları hayli tartışmalı araçlarını, süreç yönetimlerini görmezden gelerek yaptıkları her şeyin meşruiyetini karşı tarafın bizatihi var olmasıyla sağlandığını varsayan bir otomatizme inanç peyda ettiler, ediyorlar. Böylelikle işin bittiğini, meselenin hal olduğunu, ortaya anlamlı bir siyaset çıktığını varsaydılar, varsayıyorlar. Gel gör ki “ötekinin”yanlışlığı senin doğruluğunu garanti etmiyor. Ak Parti‘nin hatası senin doğru menzilde olduğuna delalet etmiyor. “Erdoğan otoriterleşti” iddiaları senin demokratlığına taalluk etmiyor. “Hırsızlık, yolsuzluk yapıyorlar” vaveylası senin sütten çıkmış ak kaşık olduğunu ispata yetmiyor. Siyasetinin işlevselliğini, ilişki ağının şeffaf ve hesap verebilirliğini dile getirmiyor.

Varlıkları daha çok bir sorunun varlığına işarette anlam kazanan yapılar kendilerinde layusel bir siyaset vehmederek tek alternatif olarak dayatınca milletin şamarını yiyorlar. Meşru mücadelenin marjinine hatta meşruluk sınırlarının ötesinde bir pratiğe kendilerini kaptırdıklarında mesele şu oluyor: Eskiden meşruiyetleri olduğu halde devlet tarafından hırpalanıyorlardı ancak millet hırpalamaya mesafe alıyordu. Bugün meşruluk evrenini kullanmada hiçbir sıkıntı ve sakınca mevzu bahis değilken “ben kullanırım arkadaş”modunda efelenen geç kalmış ergen radikalizmi hem devletten karşılığını görüyor hem de millet nezdinde itibarsızlaşıyor. Ve siyasallaşma ivmesi gerisin geri dar cemaat kovuğunda kendi çalıp kendi oynayan bir yalnızlaşma, aidiyet ve açılma hünerini tüketen agresif bir keskin sirke hali oluyor.

Karşımızda az zamanda kendisini heba eden, potansiyelini çarçur eden farklı sosyolojik katmanlardan gelen hareketlerin trajik hikâyesi var. Buraya kadar hikâyenin dairevi bir rota izleyerek “cemaatten siyasallaşmaya” ve “siyasallaşmadan cemaatine”şeklinde başlangıç çizgisine dönen “somon balıklarıvari” yolculuğuna odaklandık. Lakin yolculuk yalıtık değil, hareketin kendisiyle mukayyet değil. Etki “cemaat” sınırları içerisinde karantinaya alınamıyor. Doğrudan ve dolaylı pek çok etki ile dışını zehirliyor, ortamı ifsat ediyor. Tamda burada zehirlenen dış, ifsat edilen ortamı kim, nasıl sağaltacak? Sanırım Türkiye‘nin en temel sorusu bu ve bu soru “Geziciler, Gülenciler, HDP’liler yanlış yaptı, zehirleyip ifsat etti” tespitini ve suçlamasını aşan bir dili, siyaseti zorunlu kılıyor. Doğru, üçü de yanlış yaptı.

O halde soru şu: Üçünün de yanlışını absorbe edecek ve anlamlı bir yarının muhtemel engeli olmaktan çıkaracak adımlarımız ne olacak? Hendekler, bu şekildeki bir özyönetim anlayışı yanlış. Siyasallaşmanın avantajlarını kullanmak yerine cemaatin handikaplarına sığınmak yanlış. Peki, bu yanlışı dile getirmek ve yanlışın açtığı meşruiyet çerçevesinde eylem ihdas etmek yeterli mi? Hukuku araçsallaştırıp “yolsuzluk ve rüşvet” iddialarını kalkan yapan kalkışma karşısında hukuku askıya alan girişimlerle yetinmek yeterli mi? Sur’da, Nusaybin’de, Dargeçit’te hendekler kazan, mahalleleri iç savaş alanına çeviren uygulamalara karşı güvenlik tedbirleriyle yetinmek yeterli mi? Etkin bir “kamu diplomasisi”, kırılgan ve olağanüstü şartların hassasiyetine uygun bir politik dile ihtiyaç yok mu? Bölge insanı başta olmak üzere topyekûn milleti kucaklayan bir siyasete ihtiyaç yok mu? Cemaatleşenlerin entropik bir çöküş yaşadığı süreçte onları eşdüzeyli muhataplar almayı, sorunun parçası olarak tabi ki, bizi sürükledikleri siyasetsizlik veyahut sığ siyaset sularında tökezlemeyi sorun etmeyecek miyiz?

Her dönemin şartları yeni kombinasyonlar oluşturuyor. Ahval değişince ahkâmın değişimi zarurileşiyor. Nasıl ki “Çözüm Süreci, Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi”şartların doğallığından neşet etmeyip “iradi bir siyasetten” çıktıysa bugünde siyaseti güçlendirecek, arttıracak ve kuşatıcı bir okumaya bağlayacak söylemlere ihtiyaç var. Siyaseti “dairevi” yolculuklarını hitama erdirmek için çırpınanların eylemlerine simetrik seyreden yaygaracılıkla, mazlumiyet imajlarıyla, demokrasi-özgürlük-barış tiratlarıyla, küresel kamuoyunun şuuraltını mıncıklayan lobicilikle, “kandırıldık ey halkım”modundaki nedamet çığlıklarında açığa çıkan gönüllü taşeronlukla mücadeleye hasretmek temel problemimiz. Mecelle‘nin Def’-i mefasid celb-i menafiden evladır”(zararı yok etmek, fayda sağlamaktan iyidir) ilkesi uyarınca “acil müdahale” ile yetinmek baş etmek istediğimiz sorunlardan daha yakıcıdır. Hayli zeki olan, zeki olmak zorunda olan ve dökülen bir ideoloji-politiği montaj masasına düşürtmeden yaşatabilmekle, kitlesinin motivasyonu her daim üst düzeyde tutabilmekle zekâsını kanıtlayan bu “cemaat” hareketlerine karşı yapıcı-yaratıcı bir zekâ ile bezenmiş siyasetle karşılık vermek yükümlülüğü var. Yoksa “direniş” retoriği üzerinden yıkıcı bir savaş zeminine mahkûm kalmak Thukydides‘in belirttiği gibi savaş sert bir öğretmendir; insanlardan sorunsuz olağan ihtiyaçlarını karşılama yeteneklerini çalarak çoğunun yaratılışlarını mevcut koşuların düzeyine indirir.” Mevcut koşulların düzeyinin hangi uç deneyimleri olağanlaştırdığını ve bizi gerginlik-çatışma ve yönetilemezlik parkuruna nasıl esir ettiğini söylemeye de gerek yok.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.