Türkiye Yeni Pedagojiye Muhtaç

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
03.05.2017
A+
A-

Öğrenci ve eğitimcilerle birlikte yirmi milyona yaklaşan büyük bir nüfus uzun ve yorucu bir pratiğe tekrar start verdi. “Yeni Türkiye” vurgularının havada uçuştuğu bugünlerde yapısal bir dönüşüm geçirmeyen eğitim sistemi, esaslı bir tartışmanın alanı olmayı beklemektedir. “Yeni Türkiye” gibi kışkırtıcı ve iddialı bir tanımlama keyfi bir adlandırma olmayacaksa –ki olmamalıdır- o zaman zihniyet, siyaset, ekonomi, sosyal ve kültürel hayat  gibi yaşam alanlarımızın yanında eğitim alanının da yapısal bir dönüşüm geçirmesi zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor.

 Bu açıdan personel, bütçe ve yaygınlık özellikleri ile Türkiye’nin en büyük bakanlığı olan Milli Eğitim Bakanlığı, Yeni Türkiye’nin “inşası ve ihyası” sürecinde başta yasal dayanakları olmak üzere yaslandığı temel pedagojik parametrelerle birlikte ele alınmalıdır. Zira toplumsal yapıyı taşıma kabiliyeti olmayan cari eğitim paradigmasının Yeni Türkiye’nin inşasında rol üstleneceğini düşünmek mümkün değildir.

Bugün dünya genelinde farklı şekillerde organize edilmiş olmakla birlikte temel anlamıyla 18. yüzyılın tarihsel-toplumsal şartlarında şekillenmiş ve “yaşam kurucu” olarak konumlandırılmış yaklaşım egemendir. Bu yaklaşım son iki yüzyıl içerisinde hem siyasal hem de ekonomik alanlarda yaşanan köklü dönüşümlere karşın yapısal bir dönüşüm geçirmeden varlığını devam ettirmiştir. Modern devletin tekelinde, ekonomik yaşamın gerektirdiği işgücünün karşılanması ve siyasal sistemin “makbul vatandaşlar”ının yetiştirilmesi misyonu ile çerçevelenen eğitim sistemi planlaması, örgütlenmesi ve yürütülmesi ile karşımızda arkaik bir yapı olarak bulunmaktadır. Aydınlanmanın, Pozitivizmin, Modern Ulus devletin ve sanayiye dayalı bir ekonomik yapının mümkün kıldığı zorunlu eğitim sistemi hak ve özgürlüklere duyarsız olduğu gibi aynı zamanda yapılanma biçimi ve süreci ile de buyurgan ve kapatıcı bir hüviyettedir.

ÜlkemizdeAnayasa’nın 24, 42 ve 174. maddeleri ideolojik parametreleri çizerken Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Milli Eğitim Temel Kanunu ve diğer ilgili yasal metinler sisteme ilişkin ideolojik kuşatmayı çerçevelemektedir. Eğitim-öğretim sisteminin yapılanmasında toplumun tarihsel-kültürel gerçekliği yerine, siyasal sistemin ideolojik-politik tahayyüllerinin yegâne belirleyici ve meşru tutum olarak belirlenmesi özü itibari ile eğitim-öğretim sisteminin topluma dönük operasyonel bir aygıt olarak tahkim edilmesidir.

Sitemin yasal niteliğinin yanında yürütülmesinde de büyük sıkıntılar söz konusudur. 4+4+4 düzenlemesi ile zorunluluk süresi 12 yıla çıkan eğitim-öğretim sistemi, toplumun katılımına imkân vermeyen temel niteliğini korumuştur. Birkaç seçmeli ders dışında ders, içerik, zaman, personel, mekân gibi alanlar tümüyle toplumun müdahalesine kapalıdır. MEB, karikatürize edersek topluma şunu söylemektedir: eğitim çağındaki çocuğunu okula getireceksin, şu okula getireceksin, şu şekilde getireceksin, şu saatte getireceksin, şunu öğrenecek, şu şekilde öğrenecek, şundan öğrenecek, şurada öğrenecek. Bu yapılanmayla adeta çocukların velayeti devlete aktarılmış, veliler yaşam evrenleri ile birlikte meşru olmayan bir pozisyona yerleştirilmişlerdir. Öğrenciler ise doldurulmayı bekleyen boş bidonlar şeklinde konumlandırılarak insanlaşacak nesnelere indirgenmişlerdir.

Sayın Davutoğlu ve Bakan Avcı’nın özenle üzerinde durmaları gereken konulardan bir tanesi budur.Kullanılan retorik ne olursa olsun pratikte karşımıza çıkan öğrencilerin nesneleştirilmesi, araçsallaştırılması ve insandışılaştırılmasıdır. Sistem Freire’nin ifadesiyle “bilinç sahibi insanlar değil, belirli bir bilinci taşıyan” insanları hedeflemektedir. Öğrencilerin derslikleri, derslik tasarımları, sınıf düzenleri, oturma biçimleri, öğrenci-öğretmen pratikleri gibi bileşenler dikkate alındığında manzaranın bu olduğu ortaya çıkmaktadır. İnsanların kültürel-inanç evrenlerinin göz ardı edildiği, aktif katılımlarının olmadığı, psikolojik, fizyolojik ve sosyal gereksinimlerinin karşılanmadığı bir düzenek ancak kaba ve aşağılayıcı tahakküm biçimi olabilir. Nitekim eğitim sistemimizin tarihi, yok sayıcı tahakkümün ve öğrencilerin/toplumun sisteme karşı beslediği güvensizliğin ve direncin tarihidir.

Öğrencilerin proto-vatandaşlar olarak ele alındıkları, ait oldukları sosyo-kültürel evrenin satır aralarında sakıncalı gözüktüğü, sosyal dokudaki kültürel müktesebatları ile okul formasyonlarının örtüşmediği örtülü bir mücadele alanı olmaktan çıkartılmalıdır. Eğitim sisteminin tarihsel olarak konumlandığı kültürel istila rolünü koruyarak devam etmesi düşünülemez. Teknik düzenlemelerle, palyatif çözümlerle sistemin başarı kaydetmesi mümkün değildir. Devletin ideolojik bir aparatı olarak yapılandırılmış, aşırı merkeziyetçi, hantal ve “resmi bir hakikat” rejiminin propagandasını yapan düzenek, kendisini var eden sosyal-siyasal ve ekonomik koşullarını yitirmiştir.

Dolayısıyla buyurgan ve tahakküm edici yapısı ile bu sistemin Yeni Türkiye’yi ihya ve inşa etmesi değil ifsat edeceği aşikârdır. Yeni Türkiye’nin mimarisinde ancak toplumun ruh dünyası ile uyumlu, hak ve özgürlükleri önceleyen, bireylerin gereksinimlerine duyarlı, sosyal-siyasal ve teknolojik dönüşümün farkında bir pedagoji görev alabilir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.