Üç seferdir köfte diyorum ya!

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
15.09.2017
A+
A-

Efendim, rivayet edildiğine göre adamın biri doktora gider ve 

-“Doktor bey, galiba bizim hanımda işitme kaybıvar. Ne yapabiliriz?”diye telaşla sorar. Doktor,

-“Eve gittiğiniz zaman, eşinizin arkasında, biraz uzakta durun. Normal bir sesle ona soru sorun. Eğer sizi duymazsa biraz daha yaklaşın ve sorunuzu tekrarlayın. Hangi mesafede duyduğunu tespit edelim, ona göre tedavi uygularız”diyerek adamıyolcu eder.

Adam eve döner ve hanımının mutfakta yemek yapmakla uğraştığınıgörür. Mutfağın kapısında durur ve normal bir sesle:

-Hanım, akşam ne yiyoruz? diye sorar.

Kadın cevap vermez. Adam biraz yaklaşır vetekrar sorar:

-Hanım, akşam ne yiyoruz?

Ancak kadından yine cevap gelmez. Adam iyice yaklaşıp tekrarlar:

-Hanım, akşam ne yiyoruz?

Karısıöfkeyle cevap verir:

– Üçseferdir köfte diyorum ya!…

***

Bu hikaye bir insanlık durumuna işaret etmiyor olsaydı muhtemelen kayıtlara alınmazdı. Peki nedir bu insanlık durumu ve el’an bizimle alakası ne? Çalkantılı bir süreçten geçiyoruz, gerilim ve kutuplaşma had safhada. Yüzyılları bulan “normalleşme” beklentimiz, arzumuz, arayışımız başka bahara kaldı gibi. Yani, bir baharı daha ıskaladık elbirliğiyle. Savrulduk, savruluyoruz. Dağıttık, dağıtıyoruz. Şüphesiz “başımıza her gelen kendi yapıp ettiklerimiz yüzündendir,” amenna!

Niyet okuması yapamayız, yapmamalıyız. “İyi niyetliyim, haklıyım, doğruyum, meşruyum.” Ağzını açan böyle konuşuyor. “Yanı yakıla, feryad-ı figan, ahuzar içindeki telaşım “duymayan ötekine” çare arayışından değil midir? Zaten sorun olmasa, sorun “onda” olmasa, bu kadar vaveyla koparmamın anlamı olabilir mi? Barış, kardeşlik, özgürlük diyen ben değil miyim? “Yeni Türkiye”, “Çözüm Süreci” diyen ben değil miyim? Ülkenin ve milletin ali menfaatleri diyen ben değil miyim? Aydınlık, bilim, laiklik diyen ben değil miyim?…”

Bu sekter tutumun tarz-ı siyasetimizde mündemiç olduğu ve siyaseti aşındırarak “resmi bir hakikat” müdafaasına ve taarruzuna indirgediğini yakıcı bir tecrübeyle biliyoruz. Bu sekteryen siyaseti rahmetli Garaudy “entegrizm” olarak tanımlamıştı. Hatta Türkçe’ye aynı isimle tercüme edilen kitabın altbaşlığı çarpıcı bir ifade olan “kültürel intihar”dı. Maksadı güç temerküzü ve istila olan ancak gerçeklikte kendini imhaya dönüşen bu tarzın biteviye hayat bulmasını irdelemek ve şüphesiz aşmak için ne yapacağız? Nasıl yapacağız? Ötekinin varlığını sorun eden, kötücül bir öz olarak kodlayan ve sürekli olarak kendi meşruluğunun, varlığının ve varolmasının gerekli ancak karşıtı olarak “kuran” patolojik yaklaşımı nasıl bertaraf edeceğiz? Ötekini kendi kurucu dışı olarak gayrı meşrunun karanlık zeminine püskürten ve orada bağlayan bu indirgemeci ve konformist okumayı nasıl işlevsiz kılacağız?

Telaşla doktora giden ve şeksiz-şüphesiz varsaydığı rahatsızlık için iyiniyetle çare arayan ama bir an dahi olsa “rahatsızlığın” kendisinden kaynaklanabileceğini aklının ucundan geçirmeyen kocanın kendisini görmeyen, sorgulamayan, kendisinden şüphe etmeyen, asla ve kat’a “acaba!” demeyen örtük kendini beğenmişlik, kendinden emin olma, kendini putlaştırma, kendini meşruiyet merkezi sayma, hakikat odağı görme halinin karşımıza çıkardığı ilişkiyi-müzakereyi gereksiz gören “seçkinlik-seçilmişlik duygusu” ile nereye varacağız? Hangi yapısal dönüşümleri gerçekleştireceğiz?

Bu tarz-ı siyasetin psiko-sosyal dinamiği tarihsel tecrübeye, kültürel olanın karmaşık doğasına yaslanmak yerine zihinsel olarak yalıtık ve sterilize edilmiş kurgusal bir kimlikten beslenerek içeriyi layusel bir iyi ile özdeşleştirmekte, dışarıyı da aynı şiddette bertaraf edilmesi gereken bir tehdide indirgemektedir. Dolayısıyla mücadele hiçbir zaman üstesinden gelemeyeceğimiz doğası gereği iyi ve kötü olanların mücadelesine oturtulmuş oluyor. İyi ile kötünün müzakere etmesi, uzlaşma arayışına girmesi artık ne beklenilebilir ne de arzu edilebilir bir şeydir. Beklenen iyi olanın, doğru, haklı, meşru olanın herhalükarda muhafazası ve müdafaasıdır. Aksi kötülükle pazarlık, kötülükle uzlaşma, kötülükle ittifak olur ki bunun kabul edilmesini bırakın düşünülmesi bile irtifa kaybıdır. Bu tarz-ı siyaset, bu zihniyet kalıbı müthiş bir açıklıkla tarafları ayrıştırdığından hem mücadele zeminini hazırlayan hem de “mücahitleri”için gerekli motivasyonu üreten bir düzeneği bağrında taşımaktadır. Artık beklenen, hayatın kuşatılamayan, kompleks ve uzlaştırılması mümkün olmayan karmaşası karşısında açık bilinçle “iki günü birbirine denk gelmeyecek” şekilde bir mücadele vermek yerine sınırları tayin edilmiş bir “söylem”e sadakattir. Sadece sadakattir. Sadakatin yarattığı sonuçlarla ilgilenmek, onlarla yüzleşmek gibi bir yükümlülükte yoktur. Nitekim kimsenin sadakatinin yarattığı tahribatla ilgilendiği de yok.

Çünkü rahatsızlık için çare arayışında olan herkes, çözümün nerede olduğundan daha doğrusu sorunun kaynağının neresi olduğundan o kadar emin ki! Tedavi edilmesi gerekenin, operasyona uğraması gerekenin kim olduğunu o kadar yakîn biliyor ki! Öfkeyle “üç seferdirdir köfte diyorum ya!” diyeni nasıl duyacak, nasıl anlayacak? Acaba söylediğim sözde, yaptığım işte bir yanlışlık olabilir mi? Düşman gördüklerimde yanılıyor olabilir miyim? İstek ve arzumdan bağımsız “onlar”da varolmaya devam edeceklerine göre bizi sefalette eşitleyen bu çıkmazdan, bu kördüğümden, bu “kan davasından”, bu insandışılaştıran ilişki biçiminden insanlaşarak, ötekini yaşatarak çıkmanın “farklı bir yolu”bulunamaz mı? Öyle bir farklı yol ki; “en onulmaz yarası olanların, yüreğinde insanlıktan iz taşıyanların, ta kalplerinden vurulmuş olanların şifa bulacağı” bir yol, bir ilişki biçimi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.