Yeni eğitim sezonu, eski paradigma ve Sisifosvari mahkumiyetimiz

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
11.03.2018
A+
A-

1921-1924 arasında çıkan Mihrâb Mecmuasının 10. sayısında Hasan Âli Yücel şöyle yazıyordu:
“…Bizde mektep, turfanda meyve yetiştiren bir ‘sera’ gibidir. Coğrafya okuturuz, memleketimizi bilmeyiz; kimya okuturuz, tatbikatsız; nebatat öğretiriz, maydanozu tanımayız; hayvanat okuturuz, evimizdeki kedinin kaç sene yaşadığını bilmeyiz ilh. Yalan mı?”

Cumhuriyet’in ilanından önce yazılmış bu satırlar. Cumhuriyet ile Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Harf İnkılabı, Tekke ve Zaviyelerin İlgası gibi pek çok düzenleme yapıldı. Yabancı uzmanlar bile getirildi, raporlar hazırlatıldı. Genç Cumhuriyet, aklın ve bilimin rehberliğinde geleneksel düşünce ve inançların pençesinde cehalete gömülen halkı çekip çıkarma iddiasındaydı. Bilim, akıl yegâne yol gösterici olarak işe koşulacaktı. Yeni nesil, bu misyonla yetişmiş adeta tanrılardan ateşi çalan Prometeler gibi Anadoluya dağılan öğretmenlerin elinde şekillenecekti. Çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak önünde bir engel olamazdı. Formülü belliydi ve bütün imkânlar seferber edilecekti.
1939’da toplanan 1. Milli Eğitim Şûrasının açılış konuşmasında MEB Bakanı haziruna şöyle sesleniyordu: “Muhterem arkadaşlar, …ortaokul öğretmenleri, ilkokuldan gelen çocukların zayıf olduklarını söylüyorlar. Lise muallimleri aynı şikâyetleri, ortaokula yükletiyorlar. Üniversite ve yüksek mektepler ise liseden gelen çocuklarımız şu ve bu noktalardaki kuvvetsizliğinde ısrar ediyorlar. İlkokula giren çocuğun içinde yasadığı dar muhitle başlayan bu şikâyet dairesi, burada kapanmış̧ gibi görünür. Fakat aldanmamalıdır. Çünkü üniversitenin ve yüksek mektebin verdiği mezundan da hayat şikâyet ediyor.” Maârif teşkilatını hayattan kopuklukla ve eşgüdümsüz çalışmakla eleştiren yine Hasan Âli Yücel’di. 

Bu yakınmanın Yücel’e özgü olduğunu düşünmeyelim. Bugün MEB Bakanı meseleye ilişkin bizlere seslenirse muhtemelen benzer şeyler söyleyecek. Önümüzde dönemle, bakanla ve ideolojik gelenekle mukayyet olmayan şikâyet ve tespitler var. Şurası açık ki ülke olarak alana ilişkin bütünlükçü ve yapısal bir kavrayıştan yoksunuz. Uygulamayı sonuçlarından bağımsız şekilde muhafaza ve müdafaayla kendimizi görevli sayıyoruz. Makul ve mantıklı gerekçeler ileri sürüyor, kimsenin itiraz edemeyeceği şikâyet ve tespitler yapıyoruz. Ancak yüzyıl önce yapılan şikâyet ve tespitleri bugünde yapıyoruz. Üstelik çözüm olarak kodlanmış pek çok öneriyi hayata geçirmişken. Fiziksel yapı, teknik donanım, eğitime erişim alanlarında büyük ilerleme sağlanmış.
Geçenlerde yayınlanan 2016-2017 Milli Eğitim İstatistikleri verilerine göre derslik başına öğrenci sayımız ilkokulda 20, ortaokulda 24. Öğretmen başına düşen öğrenci sayımız ilkokul ve ortaokulda 17. OECD ortalaması göre de gayet iyi. Öğretmenlerimizin kahir ekseriyeti en az lisans mezunu. Okullaşma oranlarımız neredeyse % 100’lerde. Ders araç gereçlerimiz çeşitlendiriliyor, materyal sıkıntımız yok denecek düzeyde. Eğitim ortamlarımızın bilişim altyapısı aktif, akıllı tahtalar döşeniyor, tabletler dağıtılıyor. Sadece tespit ve şikâyetler değişmiyor.

Kimi semboller üzerinden büyük gerilim yaşıyoruz ancak Mahçupyan’ın ifadesiyle zihniyet itibariyle çok benzeriz. Gerilimimiz mıknatısın aynı kutuplarının birbirini itmesi gibi. Eğitime yaklaşımdaki benzerlik sembolik karşıtlık aşıldığında rahatlıkla görülebilir. Eğitim tüm kesimlerde sihirli değnek hüviyetinde. Varlığı, gerekliliği, temel mantığı, felsefesi bir sorunsal olarak ele alınmaz.
Örneğin alıcısı olan bir zorunlu eğitim tartışmamız yok. Herkes zorunlu eğitimde, zorunlu eğitimin süresinin uzatılmasında hemfikir. Kavga zorunlu eğitimin kesintili olup olmamasında? O da eğitim tartışması değil eğitimin araçsallaştırıldığı bir tartışma. Eğitim düzeneği tartışma dışıdır ülkemizde. Bu düzeneğin çok az ve sanılanın aksine etkisi düşük kısmında kıyamet kopar: ders veya dersin içeriği. İçerik önemlidir ancak koca eğitim sistemi dikkate alındığında devede kulak mesabesindedir. Aydınlanmanın şafağından kalan ‘bilgi varsa aydınlık- bilgi yoksa cehalet’ kurgusu artık terkedilmelidir. Neyi verdiğiniz hatta ondan çok daha önemli olan nasıl verdiğinizdir. Bunun pedagojik değerini uzmanlar detaylandırabilirler. Bu nasıl verildiği mevzusu o kadar önemli ki verdiğiniz şeyi anlamsızlaştırabilir, buharlaştırabilir, hedef kitlede aşılmaz bir direnç oluşturabilir. Eğitim sistemimizde istikrarlı şekilde varlığını devam ettiren de bu anlamsızlaştırma, buharlaştırma ve direnç göstermedir.

Bu nedenle düzeneğin sorunsallaştırılması hayati önemde. Sitemin ne vereceğinden bağımsız olarak performansını ve potansiyelini biliyoruz. Fordist bir mantık üzerinden arzu edilenin bant sistemiyle üretildiği bir tezgâh olarak eğitim çoğu yapının iştahını kabartmıştır. Oysa bu arzunun karşılıksız kalmaya mahkûm bir arzu olduğu tarihen sabittir.
2017-2018 Eğitim-Öğretim yılı 18 Eylül’de başlayacak. Yaklaşık 20 milyon öğrencimiz, 1 milyon öğretmenimiz mevcut. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mükerrer “eğitim ve kültür alanında başarısızız” tespiti ve gittikçe anlamsızlaşan yeni(!) müfredat tartışması da konuyu esaslı bir gündeme dönüştüremedi. Mesele yine sembolik karşıtlığa bağlandı, çözüm öğrencilere aktarılacak bilginin mucizeviliğine indirgendi. Eldekinin ne olduğunu, performansını ve potansiyelini bilmezsek Cumhuriyet öncesinde başlayan yakınmamız 2071’de MEB bakanının ağzından bir daha dile gelecek. Soruna yaklaşımı, çözüm sistematiğini değiştirmezsek sadece aracı fetişleştirerek varacağımız yer yeni bir deja vu’dur.

Bu sistem 19 yüzyılın zihin dünyasında şekillendi, topluma dönük operasyonel bir aygıt olarak konumlandırıldı. Toplumun yeniden var edilmesi sürecinde “bahçıvan devletin” temel aparatı olarak işe koşuldu. Toplumun tarihsel-kültürel müktesebatıyla çatışmalı doğası ve belirli yaş aralığındaki nüfusu kapsayan “panoptik” formatı belirleyici özelliğidir sistemin. Bu sistem dönemin teknolojik koşulları ile siyasal-ekonomik ve felsefi diskurunun gölgesinde iki temel işlevle ilintilendirildi: “makbul vatandaşların” üretimi ve uygun işgücünün yetiştirilmesi. Bu gerekçeler detaylandırıldığında ideolojik endoktrinasyon, beğeni ve davranış kodlarının oluşturulması, siyasal talep ve beklentilerin içselleştirilmesi gibi pek çok açık veya örtük amaçla karşılaşırız. 

Sistemin varoluşuna ilişkin bu saptamalar önemlidir ve ünümüz koşullarında üç açıdan ele alınmalıdır. Birincisi, sistemin varlığını borçlu olduğu sanayi döneminin ve ulus devletin geçirmiş olduğu dönüşüm. Bugün toplumsal yapı ve ilişki ağı Bauman’ın ifadesiyle “katı modernlik” döneminin ötesinde. Ulus devlet yapılanması da hem siyasal kültürün dönüşümü hem de uluslararası ilişkiler sistemindeki farklılaşmalar üzerinden başkalaşım geçiriyor. Toplumsal taleplerdeki çeşitlenme ve katılım mekanizmalarının genişlemesi ve ekonomik, kültürel, etnik, siyasal pek çok dinamik klasik ulus devleti baskılamakta ve aşındırmakta.

İkincisi, özellikle Batıdışı toplumlarda eğitim-öğretimin toplumu, toplumun inanç evrenini ve sosyal-kültürel müktesebatını hedef alan self-kolonyal niteliğidir. “Makbul vatandaşların” üretimini hedefleyen sistem, bir taraftan geçmişin tasfiyesini diğer taraftan “istendik” yeninin hayata geçirilmesi için pedagojiyi alabildiğine siyasallaştırmıştır. Eğitim-öğretim, tarihi-kültürü ve muhayyilesi ile mevcut toplumu güçlendirme yerine muhayyel bir gelecek için toplumu yeniden formatlama istasyonu olarak yapılandırılmıştır. Müfredat planlaması, bürokratik işleyişi ve mevzuat yapısı buna göre dizayn edilmiştir. Devlet ile millet kucaklaşmasının konuşulduğu bugünlerde eğitim-öğretimde hala müfredat, bürokratik işleyiş, yasal mevzuat ve daha da önemlisi temel eğitim paradigması iş başındadır.

Üçüncüsü; zorunlu eğitimi mümkün kılan teknolojik alanın yaşadığı transformasyondur. Özellikle seri basım tekniklerinin yaygınlaşması yani matbaanın etkin kullanımı sistemi işlevsel kılmıştı. Ancak elektronik devrim üzerinden yaşadığımız büyük dönüşüm sadece bilginin dağıtım ve kullanım alanlarını genişletmekle kalmamakta ve yeni sosyalleşme, öğrenme ve ilişki biçimlerini mümkün kılmaktadır. McLuhan’ın “araç mesajdır” aforizması bu durumun en çarpıcı ifadesidir. Sözlü kültürün nasıl kendine özgü bir yaşam dünyası varsan yazılı kültürün de kendine özgü bir yaşam dünyası var. Samuel Mors ile başlayan ve hız kesmeden devam eden dijitalleşme, Lyotard’ın “Postmodern Durumu”nda sorunsallaştırdığı “bilgisayarlaştırılmış toplum” gerçeği iletişim-ilişki dünyamızı yapısal dönüşümlere uğratmaktadır. Bu dönüşüm hızlanarak devam ederken eşzamanlı olarak kendisine eşlik etmesi veyahut direnç göstermesi mümkün olmayan pek çok yapıyı enkaza, Gökalp’in ifadesiyle “sosyal fosile” dönüştürmektedir.

Bu üç temel sorun alanı aynı zamanda çözüm için odaklanmamız gereken noktaları da gösteriyor. Mevcut eğitim-öğretim sistemini kök bağlantılarıyla ele almak, günümüzün akışkan dünyasına ve tarih-kültür-inanç evrenimizin temel parametrelerine uygun bir şekilde formüle etmemiz gerekiyor. Kültürel aktarımın imkânsızlaştığı, “toplumsalın sonu” gibi kavramsallaştırmaların dolaşıma girdiği bir süreçte anlam ve işlevini yitiren yapıyı muhafaza edemeyiz. Etnik, dinsel, kültürel kimliklerin radikalleştiği ve eşzamanlı olarak melezleştiği bir süreçte bu çeşitliliğe cevap verecek bir pedagojinin, eğitim paradigmasının ve esnek bir eğitim yapılanmasının inşası zaruridir. Günümüzün imkânlarının, açmazlarının ve eğitim sisteminin tarihsel serencamı ile kısır potansiyelinin farkında olmak, sembolik ayartmalar ve palyatif tedbirler kıskacında boğulmadan yapısal karayışlara ve çözümlere ihtiyacımız var. Zira asrın idraki olmak ve zamanın ruhunu oluşturmak iddiası ile hayatı imar etme sorumluluğu, ibn’ül vakt olmayı, sosyal-kültürel ve inanç kodları ile dinamik bir ilişki kurmayı ve bu ilişkiyi taşıyan ve zenginleştiren yapı, içerik ve süreç planlamasını gerektirmektedir. Promete’nin atılganlığı olarak görülen şeye kendimiz kaptırmayalım, çünkü gerçekte o zavallı Sisifos’un döngüsünün başlangıcından başka bir şey değil.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.