Ziya Gökalp ile Eğitim Üzerine

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
11.06.2017
A+
A-

Osmanlı son döneminin önemli düşünürlerinden Ziya Gökalp, Cumhuriyet’e düşünsel kaynak işlevi görmüş olmakla birlikte bugün ideolojik önyargıların gölgesinde kalmıştır. Dönemin fikri atmosferini de yansıtması açısından yararlı olacağını düşünerek kendisi ile tartışma gündemlerimizden olan eğitim üzerine kısa bir söyleşi yaptım.

Randevuya geciktiğimden dolayı özür dileyip karşısına oturdum. Çerçeve sunması açısından isterseniz önce “terbiye”den başlayalım, dedim. Seri şekilde söze başladı;“Fert dünyaya geldiği zaman, “sosyal olmayan (a social) bir varlık”tır. Cemiyet, öyle bir muhittir ki, bu sosyal olmayan varlıkları içine girdiği andan itibaren kendisine benzetmeye, yani temsil etmeye çalışır. Bir cemiyet, fertlerine lisanını, ahlakını, estetik zevkini, ilmi mantığını, teknik vetirelerini aşılamazsa yaşayamaz. İşte, cemiyetin fertleri üzerinde tatbik ettiği bu sosyalleştirme işine terbiye adı verilir. Terbiye bir cemiyette, yetişmiş neslin henüz yeni yetişmeye başlayan nesle, fikirlerini ve hislerini vermesi demektir. Bu veriş iki surette cereyan eder: birinci tarz, yetişmiş neslin, kendisinin hiç haberi olmadan,  samimi hayattaki konuşmalarını, fiil ve hareketleriyle canlı misaller teşkil ederek, yeni nesle tesirler icra etmesidir. İkinci tarz, yetişmiş neslin öğretmen, mürebbi adlarıyla resmi vaziyetler alarak, usul ve irade altında yeni nesle bir takım muayyen fikirleri ve hisleri telkine çalışmasıdır. Ben, terbiyenin bu iki tarzdan birincisine yaygın terbiye, ikincisine organize terbiye adlarını veriyorum.”

Peki, “öğretim” ile karşılaştırırsak diye araya girdim. Bakınız dedi; “bir kavmin vicdanında yaşayan kıymet hükümleri (jugements de valeur)nin toplamına, o kavmin kültür’ü denilir. Terbiye, bu kültürü, o kavmin fertlerinde ruhi melekeler haline getirmektir. Bir kavmin zihninde yaşayan gerçeklik hükümleri (jugements de realite)nin toplamına o kavmin teknoloji (technologie)si denilir. Öğretim, bu bilgileri o kavmin fertlerinde ruhi alışkanlıklar haline getirmektir. “Vatan mukaddestir, baba muhteremdir, bu tablo güzeldir” dediğimiz zaman, verdiğimiz hükümler kıymet hükümetleridir. Bunun içindir ki, kıymet hükümleri her cemiyette başka türlüdür. “Şeker tatlıdır, gül pembedir, karpuz yuvarlıktır” dediğimiz zaman, verdiğimiz hükümler gerçeklik hükümlerdir. Bundan dolayıdır ki, gerçeklik hükümleri bütün cemiyetlerde birbirinin aynıdır.”

Eğitim sürecinde amaç ile ilgili bir belirsizlik yaşanıyor gibi dedim. “Türkiye’de, son zamanlarda terbiyeye son derece yanlış bir hedef gösterildi” dedi canı sıkılmış şekilde ve ekledi; “Babalara, öğretmenlere ve çocuklara terbiyenin gayesi “çok para kazanmak” suretinde gösteriliyor. Öğretimin esası, şüphesiz fayda güder. Fakat öğretici öğretimlerden başka bir de terbiye edici öğretimler var ki, bunların gayesi idareci sınıfı teşkil edecek olan fertlerde fayda-gütmezlik, karşılık-gütmezlik, fedakârlık duygularını arttırmaktır.”

Yazılarınızdan, okulun etkisini son derece düşük gördüğünüz şeklinde bir izlenim ediniyorum, dedim. Başıyla onaylayarak “çocuklarımızda, gençlerimizde görülen bugünkü ideale ait duygular öğretmenlerin eseri olmaktan ziyade, milli buhranların, bereketli neticeleridir. Bugün, gençlerimiz, çocuklarımız, gerçekten son derece şiddetli terbiye edici hayat yaşıyor; fakat bu hayatı yaşatan, okul değil, milli muhittir” cevabını verdi.

Okuldaki eğitim ile kültür arasında kopukluk var yani, dedim. Bu çok açık değil mi? diye sordu. “Çocuk okula gitmeden muvazeneli bir ruha sahiptir. Hâlbuki ruhunu yükseltmek, zekâsını geliştirmek için okula devam eden gençler, tahsile olan aşkları ölçüsünde, muvazenelerini kaybetmeye mahkûmdurlar. Çünkü orada bazı din öğretmenlerinden hem akla hem de örfe karşı sözler işitecekler, bazı âlim öğretmenlerindense yine hem örfe, hem de dine uymayan fikirler öğrenecekler”dedi ve ekledi “bazen bir sınıfta resmen birinci olan talebe, sınıf nazarında hiçbir kıymete haiz olmaz.” Şu ilginçliğe bakın ki dedi;“başka milletlerde en seciyeli ve ahlaklı kimseler tahsilde en ziyade ileri gitmiş fertler arasından çıktığı halde bizde çoğu kez bunun zıttı oluyor. Türkiye’de vatan için en muzır adamlar eğitimden nasip alanlardır. Türkiye’de medrese ve mektep terbiye ettiği fertlerin ahlak ve seciyesini bozuyor.”

Hocam vaktiniz sınırlı biliyorum, “nasıl olmalı”ya ilişkin neler söylersiniz, dedim. Çok şey var ama kısa kısa birkaç hususu ifade edeyim, dedi. Şunu görmeliyiz öncelikle dedi; “çocukların ruhunda en canlı amil, oyunlarda ve eğlencelerde duydukları coşkunluk olduğu için, çocukluğun en kuvvetli zembereği coşkunluğa dayanan dikkat, coşkunluğa dayanan iradedir. Çocukların coşkunluğa dayanan çalışkanlığını söndürmemek, tam tersine, canlı kuvvetten istifade etmek terbiyenin en esaslı hedefi olmalıdır.”

İkincisi,şunu kabul etmeliyiz ki; “Bizim okullarımızda öğretim, hafızayı çok tafsilat ile doldurmaktan ibarettir. Yaratıcı ilim henüz okullarımıza girmemiştir.”

Bu nedenle “gerek öğretmenlerin ve gerek talebenin kendiliğindenliğini (spontanite) temin etmek gerekir. Öğretmenler, yeni ilmi hakikatler keşfine çalışan âlimler sayılmalı ve öğretimlerinde serbest bırakılmalıdır. Talebe de hayatını karşılık-gütmeden ilme adamış hakikat âşıkları sayılarak, öğretimde hür bırakılmalıdır. Bu görüşün her öğretmen ve her talebe hakkında doğru çıkmaması zarar vermez; bu tarzda birkaç ve hatta bir öğretmen ve talebenin mevcudiyeti ihtimali kâfidir. Esasen devletin, ilimlerin teessüsü hususundaki vazifesi, “vasıtaları hazırlama”dan ibarettir; devlet karar yahut irade ile kanun yaptığı gibi ilim yapamaz; ilim ancak hakikat aşığı olan karşılık-gütmeyen âlimler tarafından yapılabilir” tespitinde bulundu.Kalkmak için hazırlanırkenekledi“Ne vatandaşlar, ne de talebeler hayat ve kâinatı müdürlerin gözüyle görmeye mecbur olmamalıdır. Bu mecburiyet, insanları ruhi esarete uğratan amillerdir.” 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.