Zorunlu Din Dersi Tartışması-I

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
09.05.2017
A+
A-

AİHM, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (DKAB) dersinin hak ve hürriyetleri ihlal ettiğine dair kararını açıklamıştı. Kararın ardından yoğunlaşan tartışmalarla mesele ele alınıyor. Soruna ilişkin düşüncelerimi paylaşmadan öncelikle şunu belirtmeliyim; zorunluluğun olduğu yerde problem çıkma ihtimali yüksektir. Çünkü çoğunlukla zorunluluk, içeriği ve amacı ne olursa olsun zorunlu tutulanlara yönelik bir saldırı işlevi görmektedir. “Zorunlu Din Dersi”, “Zorunlu Eğitim”, “Zorunlu Askerlik” vs. benzeri pratikler muhatap aldıklarını davet eden, ortak eden değil, maruz bırakan, buyuran, hükmeden yapıdadırlar. Sadece bu özelliği dolayısıyla bile büyük bir sorun olan Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi bunun dışında da büyük sorunlara işaret etmektedir.

Bu açıdan yürütülecek tartışma önemlidir ve ciddiyetle yapılmalıdır. Çünkü bu ders Aleviler’in ya da bazı Alevi’lerin itirazları üzerinden gündeme geliyor olsa da toplumun genelini ilgilendiren çetrefilli bir konumda yer alıyor. Hatta şunu da söylemekte yarar var. Şayet Aleviler, bu konuya ilişkin herhangi bir itiraz yükseltmemiş olsalardı bile bu ülkenin bugününe, yarınına ilişkin hak, adalet ve özgürlük temelinde sorumluluk üstlenenleri meseleyi ele almaları gerekirdi. Halen yeterince ele alınmayan bu konu, basit bir şekilde okullarda verilen bir ders olmanın ötesinde devlet-toplum, din-devlet gibi çok daha üst ve temel başlıkların yansıdığı bir alan olarak karşımızda duruyor. Dolayısıyla dersin göndermede bulunduğu geniş art alanı göz ardı ederek “verilsin mi” “verilmesin mi” şeklinde yüzeysel bir tartışmayı sürdürmenin kimseye faydası yok. O halde kısaca iki temel vurguya dikkat çekmekte yarar var.

Birincisi, problemli olan devlet-toplum ilişkisidir. Bu ilişkide toplum tarihsel olarak “olağan şüpheli”dir. Doğru karar verebileceği düşünülemez. Kendi başına bırakıldığında bir takım karanlık mahfillerin tuzağına düşmesi mukadderdir. Türk filmlerinde kötü yola düşürülen saf ve cahil köylü kızı pozisyonundadır toplum adeta. Doğruyu, yanlışı bilme yetisinden uzaktır. Uzun ve karanlık bir geçmişin derin tortularının etkisi altındadır. Dolayısıyla ona bir çocuk gibi yaklaşılmalı, velayeti devlete aktarılarak “kendisi için, kendisine rağmen” tanımlanmalı, sorumlu tutulmalı, ödevler yüklenmeli kısaca kendisinden istenilenleri bihakkın yapması için tüm araçlar seferber edilmelidir. Din’in ne olduğundan tutun tarihe, dilden kılık kıyafete, eğitimden ölçü-tartı birimlerine kadar bütün alanlar detaylı bir şekilde elden geçirilerek toplumun önüne konulmalıdır. Dolayısıyla tarihi, kültürü ve inanç parametreleri elden geçirilip yeniden tanımlanan toplum, tüm kesimleri ile koordinatları çizilmiş bir resmi hakikat düzeninin nesnesine indirgenmiştir. Her tanımlamanın, indirgemenin gizli bir tahakküm ilişkisini barındırdığını da dikkate alarak baktığımızda “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi toplumun tüm kesimleri açısından şaibelidir.

İkincisi, birincisi ile bağlantılı olarak din-devlet ilişkisindeki problemdir. Cumhuriyet’in başından itibaren yeni devlet, toplumun anlam dünyasını oluşturan “din”in pozisyonunu reddetmiş, onun yerine Laiklik üzerinden seküler bir anlam alanı inşa etmek istemiştir. Din, sahip olduğu konumdan dışlandığında yerini dolduran dinselleşen bir Laiklik pratiği olmuştur. Bu pratikte siyasi, kültürel alanlarda “Din”in meşruiyetini hedef alan uygulamalar yürütülürken eşzamanlı olarak devletin yedeğinde kontrol edilen, yönlendirilen bir güç olarak bulundurulmasına da dikkat edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı bu kontrol ve yönlendirme arzusunun yansımasıdır. Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Eğitim Sistemi gibi enstrümanlar aracılığıyla da doğrudan ve dolaylı olarak “Din’in meşruluğunu hedef almıştır. Özellikle Tek Parti döneminde yaşanan sıkı denetim, kontrol ve baskı ortamının ardından “Din”e hayat hakkı tanıyan her girişim özellikle Sünni kesim tarafından bir kazanç olarak görülmektedir. Dönemin koşulları içerisinde “Din” ihtiyacının karşılanması için çözüm olarak kodlanan İmam-Hatip okulları, Kur’an Kursları, Din Dersleri gibi uygulamalar yaslandıkları tarihsel-toplumsal bağlamdan bağımsız olarak günümüzde ideal formlar olarak görülmektedir. Bu durum, toplumun muhtaç olduğu işlevsel eğitim ve eğitim araçları arayışını gölgeleyen ve bu arayışın önünü tıkayan bir noktaya getirmektedir. Dolayısıyla Devlet’in gözetim ve denetiminde değil, tanımlama alanında yer alan “Din”in, bu konumuna ilişkin hiçbir itiraz dile getirmeden, tarihin sıkıştığı-anormalleştiği koşullarda üretilen bir takım seçeneklere razı olmak, kimse kusura bakmasın, neye talip olduğunu bilmemektir.

Bu açıdan geniş ölçekli bir tartışmayı bağlantılı olduğu düzlemden koparıp yandaşlık karşıtlık üzerinden konuşmanın kimseye faydası yok.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.