Zorunlu Din Dersi Tartışması (III)

Abdulbaki Değer
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Tüm Yazıları
15.05.2017
A+
A-

İki hafta boyunca ilkesel olarak “din” alanında belirleyici öznenin devlet değil toplum olması gerektiğini, teorik, kurgusal, spekülatif bir sorunu tartışmadığımızı tersine tarihsel-toplumsal dayanakları olan yakıcı bir tecrübe üzerinden konuştuğumuzu ifade ettim. Startı bugün verilen bir uygulamayı konuşmadığımız gibi dün “ütopya”, “ideal”, “nihai amaç” olarak belirleyip bugün itibariyle gerçekleştirmiş olduğumuz bir proje üzerinden de konuşmuyoruz. Türkiye’nin sancılı bir dönemindeki verili şartlar ve imkânlar üzerinden inşa edilmiş ve toplumun acil ihtiyaçları ve bu ihtiyaçları çıkarları doğrultusunda manipüle eden devletin “ali kıran baş kesen” olarak konumlandığı çarpık ilişkiler düzlemi üzerinden konuşuyoruz.

Kayda geçirmemiz gereken önemli bir husus da bugün olduğu gibi tarihte de kendisini belirli bir dine ya da mezhebe nispet eden devletler olmakla birlikte özü itibariyle dinin yayılması, dini düşüncenin gelişmesi, din eğitimi ve öğretiminin toplumu kuşatıcı, sürükleyici bir hal alması sivil ve bağımsız girişimler eliyle olmasıdır. Bu girişimler, belirli dönemlerde devletten teşvik, destek, himaye görmüş olmakla birlikte zaman zaman da devletin gadrine, nefretine, baskı ve şiddetine uğramaktan kurtulamamışlardır. Buna rağmen toplumun ruh, inanç, düşünce ve kültür dokusuna varoluşsal müdahale, değişen koşullar içerisindeki anlam, değer ve adaptasyon ihtiyacına cevap bu sivil ve bağımsız girişimlerden gelmiştir. Bugün de toplumunun din eğitiminde, ister görünür ister gizli kapaklı olsun, etkin rol alan devletten ziyade sivil ve bağımsız girişimlerdir. Örneğin Bediüzzaman Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan, Esat Coşan, Cemaatler, Tarikatlar, Dernekler, Vakıflar, Alevi Dedeler vs.

Tarihsel pratik ve mevcut gerçeklik böyle iken devlet kaynaklı engellerin kaldırılmasına yönelmek yerine 12 Eylül darbecilerinin hayata geçirdiği bir dersi, gördüğü işleve, içeriğe ve neden olduğu huzursuzluğa bakmadan, ısrarla koruma çabası topluma olan güvensizlikten başka bir şey ile izah edilebilir mi? 12 Eylül darbesinin ardından yapılan zorunlu din derslerinin neticesi ne olmuştur örneğin? Dersi alan öğrencilerde örneğin, 1958 yılında Sebilürreşad dergisinde yayımlanan yazısında Nurettin Topçu’nunsorduğu gibi, dini hayat ve sevginin başladığı mı görüldü? Okul duvarları arasında bir devir içinde frensiz bırakılan hareketlerini düzenleyecek bir ilahi kudret duygusunun ruhlara sindiği mi görüldü?

İslam medeniyetinin temel eğitim formülasyonunda “talip olan” (talebe) olarak konumlanan öğrenci, bu uygulama üzerinden kendisi, ailesi ve kültürü ile göz ardı edilmekte değil midir? Mevcut işleyişte “talip olan”ın yerini “maruz kalan” almıştır. Bu ders, istemeyenler açısından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 1 No’lu Ek Protokolü’nün 2. Maddesinde açıklıkla dile getirilen “devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir” ilkesinin alenen ihlali değil midir? Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan Sünni Müslümanların bu yanlışlığa sessiz kalmaları yapılan yanlışlığa ortak olmaları anlamına gelmez mi? Devletin verdiği ve niye verdiğini Talim Terbiye Kurulunun 28/02/1992 tarih ve 47 sayılı kararında “Türk Milli Eğitim doğrultusunda genel amaçlarına, ilkelerine ve Atatürk Laiklik ilkesine uygun Din, İslam Dini VE Ahlak Bilgisi ile ilgili yeterli temel bilgi kazandırmak; böylece Atatürkçülüğün, milli birlik ve beraberliğin, insan sevgisinin dini ve ahlaki yönden pekiştirilmesini sağlamak, iyi ahlaklı ve faziletli insanlar yetiştirmektir”şeklinde açıkladığı dersi, büyük keramet varmış gibi sahiplenmek bir şaşkınlık hali değil midir? Bu dersi almak istemeyenlerin taleplerini karşılayacak bir düzenlemenin alana ilişkin tüm kazanımları alıp götüreceği psikolojisine kendimizi teslim etmek tuhaf durmuyor mu?

Dolayısıyla isminin yüzü suyu hürmetine razı geldiğimiz bu dersin içerik ve işlerlik yönünden iş görmediğini söylemek ve din eğitimi ve öğretimi alanında toplumun rol almasını desteklemek kaçınılmaz bir sorumluluktur.Din eğitimi ve öğretimi ihtiyacı önemlidir ve makul bir şekilde karşılanması zaruridir. Ancak bu zaruret zorunlu koşullarda oluşturulmuş bir düzeneğe mahkûmiyet anlamına gelmez. Sünni kesim, zorunlu din dersinin zorunluluğu kaldırıldığında mevcut kazanımlarını yitirmez. Bu dersi pekâlâ alabilir. Ancak toplumsal yaşamın ana dinamiğini şekillendirecek olanın toplum olduğunun bilincinde olarak “ikincil eğitim” kurumlarının yani devlete bağımlı olmayan sivil ve bağımsız girişimlerce yürütülmesine odaklanmalıyız. Unutmayalım, topluma güvenmeyen devletin güçlü olması, birlik ve beraberliğini koruması mümkün değildir. Devletin güçlü olması ancak kendi kaderini eline almış, sorumluluğunun ve talebinin bilincindeki güçlü toplum ile mümkündür. Bu da devletin her şeyi karşıladığı, yönlendirdiği, belirlediği ilişkiyi değil toplumun tarihsel dinamiğine, yönelimine, talep ve beklentilerine duyarlılık gösterdiği ilişki ile mümkün olabilir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.