Özgür Eğitim-Sen
29.04.2019
A+
A-

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer bugün Karar Gazetesi’nde yayımlanan yazısında gündemi değerlendirdi.
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer Valmy’de top sesleri veya ‘belki Alman vatandaşı olurum’ başlıklı yazısında Türkiye’nin önündeki hayati krize mercek tuttu.

Yazının tam metni

Goethe, 1792 yılında, eski Avrupa kuvvetlerinin Fransız devrimcilerine karşı giriştikleri savaşa Weimar Dükü’nün maiyetinde katılmış ve görüp yaşadıklarını ‘Fransa’da Kampanya’ adlı yazısında anlatmıştı. 20 Eylül’de müttefiklerle devrimciler arasında bir çarpışıma oldu; bu gerçek bir savaşma değildi, ama bir ateş düellosu idi. O güne, ‘Canonade von Valmy’ denir; ateş savaşması bir neticeye varmadan sona erdi. Akşamleyin müttefiklerin genel karargâhında, yakılan ateşin etrafında toplanmışlardı; oldukça moralsiz, kötü bir ruh hali içindeydiler. Gün hiçbir şekilde bir yenilgi olarak görülemezdi ama başarılı bir sonuç da alınamadığı apaçık ortadaydı. Genç Fransız devrim ordusunun ağır bastığı açıkça görülmüştü. Savaşma sonucunun verdiği bitkinlik içinde Goethe’ye yaşananlara ilişkin düşüncesi sorulduğunda o zaman şu anlamlı cevabı verdiği söylenir: ‘Buradan ve bu günden sonra dünya tarihinin yeni bir dönemi başlıyor ve sizler bugünü birlikte yaşadığınızı söyleyebilirsiniz.’*

Goethe’nin cevabında, Türkiye’de de uzun yıllar çalışan sosyolog Hans Freyer’in ifadesiyle ‘Fransız Devrimi’nin itme gücü olan düşünceleriyle, ruhlar üzerinde kazandığı kudretle, milletlere verdiği yeni biçimle, Avrupa tarihinde, belki de dünya tarihinde yeni bir çağ açtığı sezgisi bulunuyor.’ Valmy’deki top sesleri arasında durumu muhasebe etmek üzere fikri sorulan Goethe gibi geleceğin rotasını sezme kabiliyetimiz muhal olsa da ülke olarak seyrimizin nereye doğru evrildiğini irdelememiz gerekiyor. İşi bir dönemleştirme, başlangıç ve bitiş noktası oluşturma, tarihe zorunlu istikamet tayin etme şeklinde kaba formalizmlere indirgemeden Harvey’in ifadesiyle ‘zamanın ve mekânın sıkıştığı’ bugünlerin de imkân ve risklerini gözeterek bazı hususların altını çizmeye çalışalım.

Biraz aşırı heyecandan, biraz özgüven eksikliğinden olsa gerek her gelişmeyi hayatımız için bir dönüm noktası olarak gören yanılsamalara çekince koyarak hem her küçük ayrıntının ‘kelebek etkisi’ modelinde olduğu gibi hayati olduğunu hem de tıpkı Goethe’nin sezgisinde açığa çıktığı gibi tarihin gerçekten de kritik dönemleri olabileceğini görmemiz gerekiyor. Ayrıntıların küçük oluşu onların anlamsız ve önemsiz olduğunu göstermediği gibi tarihin kritik anlarında ihmal edilebilir olduklarını da ima etmez. Aynı şekilde ayrıntılara gösterilecek titizlik, bir ufuk daralmasına, makrodaki büyük alt-üst oluşları gözden kaçırmamıza sebebiyet vermeyecek şekilde olmalı.

Geride bıraktığımız yerel seçimlerin yankılarını da dikkate alarak ufuk daralmasına neden olacak ayrıntı abartıcılığı ile kendimizi kaptırdığımızda gerçeklik yitimine götüren makro yanılsaması arasındaki savrulmadan behemehâl çıkmalıyız. Geldiğimiz nokta ne sadece kötü adaylar, yapılan yanlış işler veya işlerin yanlış yapılış şekilleri üzerinden izah edilebilir ne de sadece yedi düvelin bizi diz çöktürmek üzere seferber olmasına bağlanabilir. Bütünlüklü bir bakışa, bütüncül bir okumaya muhtacız. Hem ayrıntıların gereksinimlerini karşılamada özensiz ve yetersiz davranıyoruz hem küresel ölçekte yürütülen makro politikaları kavramakta aciz düşüyoruz hem de tarihin olumsal seyrini çözümlemede, zamanın ruhunu sezmede anlamlı bir performans gösteremiyoruz.

İstihdam politikamız, ekonomi yönetimimiz, eğitim, akademi, medya, hukuk alanlarındaki işleyişimiz. Seçimlerin sonuçlarını tartışma düzeyimiz kadar tartışma şeklimiz, YSK’nın gösterdiği veya gösteremediği performans, Çubuk’ta şehit cenazesine katılan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan kabulü mümkün olmayan saldırı veya 23 Nisan kutlamalarında katıldığı televizyon kanalının canlı yayınında hayalini ‘Almanya Köln Üniversitesi’nde tıp okumak istiyorum, ondan sonra da belki Alman vatandaşı olurum’ şeklinde açıklayan gencecik öğrenci. Son iki-üç hafta içinden aldığım bu başlıklar diğer sayısız benzerleri gibi gündelik hayatımızın seyrindeki sevimsiz gerçekliği gözler önüne seriyor. ‘Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz’ veya ‘yarın kıyametin kopacağını bilseniz bile, bugün elinizdeki fidanı dikin’ diyen Hz. Peygamberin hayatın olağan akışına ilişkin yüksek hassasiyet talep eden uyarıları ile bizim pratiğimiz arasındaki makas aralığı ölçü kabul etmeyen nitelikte maalesef.

Diğer taraftan makro okumalarda, küresel ölçekte yürütülecek analizlerde veya daha üst bir soyutlamayı gerektiren zaman/tarih/dönem okumalarında da komplocu bir dilin tutsağı halindeyiz. Bölgesel ve küresel gelişmelerin seyrini ve şüphesiz diriliş ve direniş stratejilerimizin ne olacağını rafine bir şekilde tartışmak yerine akıl-ruh sağlığımızı tehdit eden gittikçe güvenlik endişesi üzerinden toplumsal paranoyaya bizi sürükleyen bir istisna halini sündürüyoruz. Gerçekliği, gerçekliği çarpıtarak dönüştüremeyiz. Sevimsiz gerçekliğimizi bize yönelik mevcut ve muhtemel tehditlerin varlığı üzerinden meşrulaştıramayız. Geleceğin belirsizliği fırsatlar sunduğu gibi riskler ve tehditler de getirmektedir. Tıpkı geçmişin bugüne pek çok fırsatla beraber kronik sorunu, tehdidi ve riski getirmesi gibi. Dolayısıyla çözüm sistematiğimiz; sorunlarımızın, bize dönük tehditlerin, risklerin, düşmanların çetelesinin tutulduğu bir not defteri hüviyetini mutlak surette aşmak durumundadır. Tekrarladığımız beka söylemi probleme vurgu yapar. Problemin çözümüne ilişkin bir yol haritası sunmaz. Komplocu dil, gerçeklik yitiminde şekillenen spekülatif okuma; sorunlar karşısında bizi atılgan kılmaz. Tersine sorunların tekil nedenlere indirgenip açıklanması sorunları layıkıyla tespit etmemizi imkânsız kılıyor öncelikle. İkincisi sorunun müsebbiplerini büyütüyor, gizemlileştiriyor bizi de baş etmekte çaresizliğe sürüklüyor. Üçüncüsü de yukarıda da değindiğimiz gibi ayrıntıya ilişkin hassasiyetimizi aşındırıyor, ayrıntıyı-rutini önemsiz olarak kodluyor.

Bugün içerden ve dışardan tehdit altında olduğumuz izahtan varestedir. Ancak tehdidin nereden geldiği ve boyutlarının ne olduğu hususunda ciddiyete ve ciddi düşünmeye ihtiyacımız var. Akla hayale gelmeyen ilişki ağları, nerede konumlandıkları ve nereden saldıracakları belli olmayan ilke ve değer yoksunu düşmanlarımızın ötesinde bizim sorunumuz kendimizle ilgili öncelikle. Mevcudiyetimizi doğrudan hedef alan, tankıyla-topuyla-tüfeğiyle gelecek olan bir düşman imgesi var sürekli kafamızda. Hatta ulusal, bölgesel ve küresel gelişmeler de bu imgeyi besliyor denilebilir. Ancak sanırım yukarıda iki üç hafta içinden rastgele seçtiğim örneklerin de gösterdiği gibi varlığın tehdit edilmesi pekâlâ başka türlü de olabilir. Somut maddi varlığınız kalabilir ancak bir içerik yitimine, öncekini buharlaştıran köklü bir dönüşüme de uğrayabilirsiniz. Goethe’nin ‘yeni bir çağ’ sezgisi gibi bugün bizi de küresel ölçekte kuşatan bir alt-üst oluş yaşamıyor muyuz? Karşımızdaki somut düşmanları ve tehditleri görmekten çok daha ince beceriler gerektiren bu yeni zamanlar ekonomik, kültürel, siyasal hayatı değiştirdiği gibi tıpkı Fransız Devrimi’nin yaptığı gibi zihin dünyamızı, düşünce dünyamızı hatta algı dünyamızı dönüştürüyor. Buna ilişkin güvenlik açığımız yerli yerinde dururken ayrıntıdaki savrukluğumuz ise söz konusu açığı daha da büyütüyor. Hele hele buna güvenlik açığımızı işlevsel bir rant aracına dönüştüren kifayetsiz muhterislerin sınır tanımayan kundaklamaları ile bir noktadan sonra sorumluluk kaçkınlığından başka bir şey olmayan komplocu dil eklendiğinde karşı karşıya olduğumuz tehdidin boyutlarını varın siz düşünün.    

*Hans Freyer, Sanayi Çağı, Doğu Batı yayınları

Karar Gazetesi / 29.04.2019

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.