Özgür Eğitim-Sen

ASIL PROBLEM İDEOLOJİK EĞİTİM

25.11.2016
A+
A-
ASIL PROBLEM İDEOLOJİK EĞİTİM
 
 
 
Özgür-Eğitim-Sen Genel Başkanı Yusuf Tanrıverdi: “Kışlalardan tek farkı sadece silâh ve mühimmat eksikliği olan; aileye, sokağa, mahalleye, cemaate, sivil topluma, hayata ve bütün toplumsal değerlere direnen bir okul anlayışının kendisi bütün sorunların kaynağı. Bu sistemin gerçekte ne olduğu ve çocuklardan neler götürdüğü hiç konuşulmuyor.”
 
MESELE İHL'DEN İBARET DEĞİL
“Bir kesim için mesele İHL’lerin önünün açılmasından, diğer kesim için ise İHL’lerin önünün açılmamasından ibaret. İmam hatip üzerindeki devlet vesayetinin bazı şeyleri tartışmamıza imkân bırakmadığını artık görmemiz gerek. Din eğitimini devletin yönlendirme, tekel ve belirleme alanının dışına çıkarma arzusu ve söylemi hiç dillendirilmedi.”
 
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Yusuf Tanrıverdi:
 
28 Şubat post modern darbesinin üzerinden 15 yıl geçti. 28 Şubat sizce bitti mi?
Doğrusu bu soru basit “evet” ve “hayır” cevapları üzerinden geçiştirilecek bir formatta değil. 28 Şubat postmodern darbesi tanımlamasının yanında kullanılan 28 Şubat süreci tanımlaması belki daha ufuk açıcı olarak değerlendirilebilir. Zira bugünkü sosyo-politik ortamda olup bitmiş bir tarihsel hadise gibi görünse de esasında 28 Şubat bu ülkede belirli bir zihinsel yapının, zihniyet dünyasının, dünyayı okuma biçiminin pervasız tezahüründen başka bir şey değildi. Bu açıdan bakıldığında diğer darbelerden temel mantıksal kurgu itibari ile olabildiğince de benzerlik gösterdiği rahatlıkla görülmektedir. Diğer taraftan ekonomi, akademi ve özellikle basın üzerinden geniş bir toplumsal tabana yaslanmadan ve yaslanma ihtiyacına gerek duyulmadan ve uluslar arası bağlantılarının tazyiki ile bu ülkenin binlerce yıllık müktesebatı ayakları altına alınmış, bu ülke insanlarının kaderleri kendi toplumuna ve tarihine yabancılaşmış bir avuç kendini bilmezin dizginlenmeyen ihtiraslarına kurban edilerek 3. sınıf bir ülke düzeyine indirilerek belirtilen ayak oyunları ile sivil siyaset tasfiye edilmiştir. Bugünkü sosyo-ekonomik ortam darbenin ve darbe şartlarının tamamen ortadan kaldırıldığı intibaını uyandırmaktadır. Geçmişe nazaran bu tür uygulamaların üzerine cesurca giden adımların atıldığını görmek de mümkündür. Ancak darbelerin, darbecilerin yeşermesine mümbit bir zemin sağlayan şartların varlığı inkâr edilemez bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Özellikle ekonomi, akademi, askerî ve sivil bürokraside bu zihniyet dünyasına teşne pek çok insan olduğu gibi, fırsatını bulduğunda dün darbe şartlarında yaşananları kat be kat aşacak yoğunlukta tekrar yaşatmak için gün sayanların varlığı da bilinmeyen bir şey değildir. 
     
ANAYASA TARTIŞMASI ULUSLAR ARASI DÜZEYDE OLMALI
Sivil siyasetin yeni anayasa tartışmalarını bir an evvel uluslar arası standartlarda bir çözüme kavuşturması gerekmektedir. İkinci olarak bu yeni anayasal düzen çerçevesinde kurum ve kuruluşların görev, yetki ve sorumluluk alanları muğlâklıktan olabildiğince uzak bir netlikte ortaya konmalıdır. Diğeri ve en önemlisi bir hesaplaşma, öç alma hissiyatından uzak adalet, ahlâk ve özgürlük ilkeleri ekseninde bugüne kadar bu tür işlere bulaşmış olanların ekonomi, akademi, asker, emniyet ve sivil bürokrasi ayaklarını bir an önce yargı önünde hesap verecek bir noktaya taşımalıdır. Bu işlerde siyaseten görev alanların defterini halkın eline fırsat geçtikçe dürdüğünü zaten biliyoruz. Bu konuda son söz olarak şunu söylemeliyim ki; o zaman darbeci generaller “28 Şubat bin yıl sürecek diyorlardı” bende diyorum ki; 28 Şubat bin yıl sürmeyecek, ama bu milletin sizi bin yıl lânetleyeceği kuşkusuz kesin bir gerçektir.
     
MESELE ZİHNİYET MESELESİ
Bu dönemde yürürlüğe konulan 8 yıllık zorunlu temel eğitim dolayısıyla imam hatiplerin orta kısımları zaten kapanmıştı. Şimdi de katsayı konusunda yaşanan tartışmalar dolayısıyla imam hatiplerin önü kapatılmak isteniyor.
Konu ile ilgili YÖK’ün almış olduğu karar ile şu an katsayı uygulamasında meslek liseleri aleyhine olan düzenleme kaldırılmış durumdadır. Diğer taraftan 28 Şubat sürecinde alınan 8 yıllık kesintisiz temel eğitim kararı ile imam hatip ve meslek liselerinin orta kısımlarına darbe indirilmişti. Bu uygulama bugün de devam etmektedir. Şu an Meclise taşınması düşünülen 4+4+4 formülü ile meslek liselerinin ve tabiî imam hatip liselerinin orta kısımlarının açılmasına dönük bir imkân tanınmaktadır. 8 yıllık kesintisiz eğitimin İHL’lerin önünü kesmek için olduğunu bütün toplum biliyor. Bir kesim için mesele İHL’lerin önünün açılmasından ibaretken, diğer kesim için ise mesele İHL’lerin önünün açılmamasından ibarettir. Ancak bu eğitim sisteminin gerçekte ne olduğu, kime hizmet ettiği, çocuklarımızdan neler götürdüğü, neler dikte ettiği, çocuklarımızın düşünsel, psikolojik ve sosyal gelişmelerine açtığı olumsuzlukları iki kesim de gündem etmiyor. Bu da şunu gösteriyor ki, iki kesimin ortak noktası; İnsanın devlet tarafından şekillendirilip, biçimlendirilebilecek ve devletin insan üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunabileceğini kabul etmeleridir. 
      
OKULLARIN MİSYONU GÖZDEN GEÇİRİLMELİ
Yüz elli yıllık geçmişi olan sanayi toplumunun ekonomik ihtiyaçlarını düzenlemek için tasarladığı okul denen kuruma her iki kesim de inanıyor. İnsan, ailesine, mahallesine, cemaatine, toplumuna güvenmiyor, devletin okul denen kurumuna güveniyor sonucu çıkar. Hâlbuki okullarda sadece öğretebilirsiniz. Ama asla eğitemezsiniz. Eğitim ve okul asla yan yana gelemeyecek iki kavramdır. Seksen yıldır Kemalist militarist bir eğitim sürdürülüyor okullarda. Sonuca bakınız ki; Kemalistlerin “Atatürk düşmanı, cumhuriyet düşmanı, Türklük düşmanı” diye nitelendirdikleri bir iktidar başta. Eğer okul insanları belirlemeye şekillendirmeye muktedir bir kurum olsaydı, bugün her yurttaş Kemalist olmalıydı. Mevcut iktidarı destekleyen yüzde elli de Kemalist eğitim sisteminden geçirildiler. Ama okula ve dikte ettiklerine rağmen okulun ideolojisiyle örtüşmeyen bir iktidar tercihi yaptılar. Seksen yıldır Kürtlere Türk oldukları okutuldu. Ama bugün daha da yükselen bir sesle Kürtler “hayır biz Kürt’üz” diyorlar. Bu durumu cesaretle okursak okul üzerine yüklenmiş abartılı misyonun anlamsızlığını fark eder, okulları olması gereken konuma çekeriz.
      
İSLÂMÎ OKULLARI GÜNDEME ALMALIYIZ
Ancak imam hatip üzerindeki devletin vesayetinin bazı şeyleri tartışmamıza imkân bırakmadığını da görmemiz gerekmektedir. Din eğitiminin devletin yönlendirmesinin, tekelinin ve belirleme alanının dışına çıkarma arzusu ve söylemi henüz hiç dillendirilebilmiş değildir. Oysa ki bu durum da çok önemli bir konudur. İHL ve zorunlu din dersi dayatmaları bir gerçeğin üzerini kapatıyor. Devletin din üzerindeki vesayetçiliğinin muhafazasını sağlamaktadır. Batıda Katolik ve Protestan okullar serbestçe ilköğretim ve üniversite düzeyinde okullar açarken ülkemizde ilköğretim ve üniversite düzeyinde İslâmî okulların serbestçe açılma tartışması İslâmî kesimlerin bile gündeminde değil maalesef. İslâmî kesimler devlet vesayeti altında sürdürülen din eğitimine rıza göstermemelidir. Din özgürlüğünün kendilerine verdiği hakları öne alıp devletten özerkleştirilmiş İslâmî okul açma haklarına sahip çıkmalıdırlar.
      
ESAS SORUN İDEOLOJİK EĞİTİM
Diğer taraftan hükümetin 4+4+4 ile getirmeyi planladığı 12 yıllık kesintili zorunlu eğitim imam hatiplerin önünü açmakla birlikte başka pek çok sıkıntıyı da beraberinde taşımaktadır. Eğitim sisteminin temel sorununun eğitim süresiyle bir alâkası yoktur. Devlet tekelinde dayatılan zorunlu ideolojik eğitimin kendisi sorundur. Kışlalardan tek farkı sadece silâh ve mühimmat eksikliği olan; aileye, sokağa, mahalleye, cemaate, sivil topluma, hayata ve bütün toplumsal değerlere direnen bir okul anlayışının kendisi bütün sorunların kaynağıdır. Bilgi toplumunda adeta bilgi çöplüğünde yaşıyoruz. Tüketemeyeceğimiz kadar bilgi var etrafımızda ve bilgiye ulaşmak bir o kadar kolayken hâlâ bu alandaki kalitesizliği eğitim süresinde aramak ya da bu sebeple liseleri zorunlu hale getirmekte aramanın kendisi problemdir. 12 yıl boyunca çocuklar ortalama 140 ders kitabı okumaktadır. Bu kitaplarsa çoğu birbirinin tekrarı ya da üzerine biraz daha bilginin eklenmiş halidir. Tekrarları çıkarsak bu sayı daha da aşağı düşecektir. O kadar kitabı okumak için çocukları 12 yıla mahkûm etmenin arkasında başka sebepler olsa gerekir. Meselâ işsizlik sayısını düşürmek ve istihdama ayrılan payı aşağı çekmek gibi. Etrafımızda pek çok insan var, orta ya da lise terkli olup iş kuran, iş adamı ve işveren olan. Okumak istemeyen çocuğu polis/jandarma zoruyla okulda tutmak kime ne kazandıracaktır? Hiçbir beklentisi olmayan çocuğu zoraki okulda tutmanın hem çocuğa hem okul ortamına zarar maliyeti çok yüksek olacaktır. Önümüzdeki yıllarda hükümet işsizlik sayısını düşürdüm diyecektir. Gerçekte ise işsizleri okullarda zorunlu ikamete almış olacaklardır. 
      
12 YIL EĞİTİM ÇOK UZUN!
Kimi kandırıyoruz, kendimizi, çocuğu, ülkeyi ve geleceğimizi kandırıyoruz. Hep ileri diye kabul edilen devletleri tekrarlamak yerine gelişmeleri ve hayatı doğru okuyup öncü açılımlar yapmalıyız. Gerçekte işsizlik sorununun olmadığı bir ülke asla çocukları 12 yıl hayatın dışında tutmaz. Sahip olduğumuz araçlar artık bize çok bilgiye az bir zamanda ulaşma imkânı sunuyor. Hal böyleyken yapılması gereken iyi bir planlamayla eğitim sürecini planlayarak süreyi uzatmak yerine kısaltmaya gitmeliyiz. Yarın söylenecek olanı biz bugünden söylüyoruz. 12 yıllık eğitim süreci çocuğun eğitim ihtiyacı için değil ekonomi politiğin ihtiyacı içindir. 12 yıllık uzun eğitim süreci çocuklarımızın hayatlarından çalınan yıllardır. Ne kadar “uzun süreli eğitim” o kadar “iyi eğitim”, o kadar “iyi yetişmiş insan” algısı bir aldatmacadır. Bir insanın bir saatte yapacağı işi siz 5 saatte yapmaya zorlarsanız bu insanı geliştirmez, aksine hantallaştırır, aptallaştırır, verimsizleştirir. Zaman içinde özgüven yitimine ve beceri körelmesine uğrar. Eğitimin asıl sorunlarına dokunma cesareti gösteremeyenler, çocuklarımızdan çaldıkları yılların sayısını arttırarak sorunların çözüleceğine inanmamızı istemektedirler.
     
BAŞÖRTÜSÜNE KANUNÎ TEMİNAT GEREKİYOR
Bir diğer uygulama da başörtüsü yasağı idi. Üniversitelerde şimdilik büyük oranda çözülmüş gözüküyor. Ancak, kamuda devam ediyor. Bir yönetmelikle yasak sürdürülüyor. Bu konudaki düşünceleriniz nedir?
Kılık kıyafet sorunu bu ülke insanlarının kanayan yarasıdır. Kamuda sürdüğü gibi ortaöğretim ve ilköğretimde de devam ediyor. İşin en ilginç ve en acı olanı hem kamuda hem de ortaöğretim ve ilköğretimde uygulanan yasağın herkes tarafından gayet normal, hatta olması gerekli şeklinde algılanıp içselleştirilmesi durumudur. Üniversitedeki çözülmüş gibi duran durum da şu an ki konjonktür sebebi ile oluşmuş fiilî bir durumdur. Dolayısıyla yasal güvenceye kavuşturulmamış tabiri caizse kaçak bir fiilî durumdan bahsediyoruz. İslâmî kesimin konuya ilişkin dillendirilmekte olan yüksek sesli bir talebi de bulunmamaktadır. Kılık kıyafet sorununa ilişkin hiçbir mazeret ileri sürülmeksizin toplumsal yapının bütün kesimlerine eğitim sisteminin bütün kademelerinde olduğu gibi kamu-özel ayrımı olmaksızın iş hayatında da önündeki bütün engeller yasal gerekirse anayasal bir teminatla güvence altına alınarak kaldırılmalıdır. Devletin yurttaşlarına ya inancın ya işin, ya inancın ya okulun dayatması yapması ne hukuka ne de insan haklarına sığan bir durumdur. Bu durum ancak aşmaya çalıştığımız dayatmacı, tekelci, tek tipçi totaliter devlet anlayışının çirkin yüzünden başka bir şey değildir. Devlete diyoruz ki; bizim neye inanıp, neye inanmayacağımıza, neleri kutsal bilip, neleri kutsal bilmeyeceğimize, ne giyip, ne giymeyeceğimize, hangi dili konuşup, konuşamayacağımıza sen karar veremezsin. Kararı yurttaşların verir, sen bunların yaşaması, örgütlenmesi ve kendisini ifade etmesi için hukukî zeminleri ve imkânları oluşturmakla yükümlüsün. Bize bir Yaradan yeter, sen ayağımızdaki ayakkabı ol yeter. 
      
SİCİL AFFI BİR KAZANIM DEĞİLDİR
28 Şubat döneminin bir uygulaması da birçok memure görevlerinden ya atıldı, ya da istifaya zorlandı. 2006 yılında çıkarılan bir kanunla bazı öğretmenler geri döndü. Ancak özlük hakları verilmediği gibi geriye dönük ödeme yapmaları istendi. Bu mağduriyetlerin giderilmesi gerekmez mi? Bu konuda bir gelişme yaşandı mı?
2006 yılında Genel Sicil Affı çıkartıldı. Yüz kızartıcı suçlar hariç çeşitli gerekçelerle meslekten çıkartılan memurların geri dönmesi sağlandı. Başörtüsü gerekçesiyle okullardan atılan bayan öğretmenler de sicil affından yararlandı. Belirttiğiniz gibi geriye dönük borçlanarak emekliliğe ilişkin düzenlemenin yapılabilmesine elveriyor. Sicil affı bir hak kazanımı değildir. Yani mahkemelerce haklılığı tesbit edilmiş bir karar sonrası düzenlenmiş değildir. Devletin iyi niyetiyle çalışanlara bir şans daha verme maksadıyla yapılmış bir düzenlemedir. Yani siz haklıydınız, mağdur oldunuz, biz devlet olarak özür diliyoruz ve sizi tekrar işlerinize alıyoruz demiyor. Siz suçluydunuz ve hâlâ da suçlusunuz, buna rağmen biz bir iyi niyet kullanıyoruz şeklinde anlamak lâzım. Ancak başörtülü çalışanlar açısından beklentide bir haklılık var. Atılma gerekçeleri diğer atılma gerekçelerinden farklıdır. Anti demokratik bir şekilde düzenlenmiş olan kılık kıyafet dayatmasının mağduru oldular. Üstlendiği görevi aksatmak, savsaklamak, görevi ihmal etmek, zarar vermek, yönetim hiyerarşisinde sorunlar çıkartmak türünden değildir. 28 Şubat güdümlü mahkemelerin bu konuda çalışandan yana hüküm vermesi beklenemezdi.
      
HÜKÜMET YÖNETMELİĞİ DEĞİŞTİRMELİ 
Bir diğer yönü de, eğer bu memureler atıldılarsa tazminat almaları gerekmez mi?
Başörtülü memurların işten atılma gerekçeleri “kılık kıyafet yönetmeliğine uymamak, ideolojik ve siyasî hareketler ve tavırlar içinde olup çalışma ortamını bozmak” üzerine kurgulandı. Bunun için mahkemelere gidildi. Mahkeme ise bu suçların maaş kesme ya da kademe indirme cezasına dönüştürülemeyeceği, işten çıkartma cezasının uygunluğu kararını verdi. Bu konuda bir tazminat hakkının olabilmesi için hükümetin öncelikle kılık kıyafet yönetmeliğindeki “başı açık olur” ifadesini kaldırması ve başörtüsünü suç olmaktan çıkartması lâzım. Ancak bundan sonra bir tazminat hakkı doğabilir. Ya da mahkemenin başörtüsü takmanın ideolojik ve siyasî faaliyet yürütme olmadığına ve bu sebeple işten çıkartmanın yanlışlığına karar vermesi gerekir.
BU YANLIŞ İKTİDARIN AYIBIDIR
Bir de 22 Haziran 2006’da bir kanunî düzenleme getirildi. Bu düzenlemeye göre 23 Nisan 1999 yılından itibaren atılanlar işlerine geri döndüler. Ancak esas atılmalar 28 Şubat’ın en sert yaşandığı 1997 ve 1998 yılında yaşanmıştı. Bu dönemde ne kadar memur işten atıldı? Esas mağduriyet bu dönemde olmasına rağmen niçin bu dönemi kapsayan bir kanun çıkarılmadı? (Bildiğimiz kadarıyla kanun 23 Nisan 1999 yılından sonrasını kapsadığı için çok az memure bu kanundan yararlanıp tekrar işine döndü.)
1997-98 dönemin kıyım yıllarıydı. ADD’liler, Eğitim-Sen’liler başörtülü avına çıkmışlardı. Kurumlarda çalışan başörtülüleri ihbar etmek için adeta yarışıyorlar, ihbar dilekçeleri veriyorlardı. Bu ihbar yalnızca bayanlarla da sınırlı kalmıyordu. İslâmcı olduklarını bildikleri erkek çalışanları da ihbar ediyorlardı. Doğrusu o yıllarda kaç kişi işten atıldı? maalesef elimizde bir sayı yok. Fakat sicil affının o yılları kapsamaması bu affı çıkartan iktidarın ayıbıdır.
Yeni anayasa ideolojiden arınmış olmalı
 
İstifa etmek zorunda kalan memur ya da memureler olmuştu. Bu kişilerin de tekrar göreve başlamaları için neler yapılmalı?
O dönem bazı memurlarda müktesep haklarının kaybolmaması gelecekte de bir imkân açılabileceği ümidiyle istifa etmişlerdi. Bu durumda olan memurların işe dönme konusunda bir sıkıntısı yok. Memurlar istifadan sonra isterlerse 6 ay sonrası tekrar görevlerine dönebiliyorlar.
      
YENİ ANAYASA İDEOLOJİDEN  ARINMIŞ OLMALI
Yine ihtilâl ürünü olan anayasa hâlâ değiştirilemedi. Şu anda bir komisyon kuruldu. Bu komisyon çalışmalarını yürütüyor. 2012 sonuna kadar yeni bir anayasa ortaya konulacağı söyleniyor. Ancak her partinin kırmızı çizgileri var. Böyle bir durumda yeni bir anayasa çıkabilir mi? “Bazı bölümler değiştirilemez” denilip aynen korunursa bu yeni bir anayasa olabilir mi?
Şu an ki manzara 2012 sonuna kadar yeni bir anayasanın çıkarılabileceğine dair bir görüntü arz etmiyor. Belirttiğiniz gibi herkesin kendini dayatmaya çalıştığı, kendi vazgeçilmezlerini öne sürdüğü bir süreçte yeni bir anayasayı oluşturmanın güç olduğu da görülmektedir. Ancak böylesi bir süreçte bu girişimin de arkasında durulduğu müddetçe anlamlı ve önemli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Komisyon çalışmalarının toplumun isteklerine, beklentilerine, ihtiyaçlarına ve değerlerine cevap verecek bir nitelikte ve ideolojik-politik bir söylemden de arındırılmış vaziyette ortaya konulmalıdır. Bu konudaki bütün girişimler kamuoyu ile paylaşılmalı, tarafların tutum ve pozisyonları şeffaf bir şekilde kamuoyu önünde sergilenmelidir. Gerektiği taktirde ilgili bütün kesimlerin katkılarını aldıktan sonra halkın yüzde 50’sinin desteğini alan hükümet inisiyatif alarak bunu milletin huzuruna çıkarmalıdır.
      
DARBE ANAYASASININ  RUHU SİLİNMELİDİR
Eski anayasa bir takım tadilatlarla ruhunu muhafaza ederek geçiştirilecek bir çalışmanın da yeni anayasa olarak lanse edilmesi asla kabul edilemez durumdur. Zira değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez olan hususlar bugünkü karmaşayı doğuran asıl unsurlardır. Bugünkü anayasaya rengini, ruhunu veren bu hususlar muhafaza edildiğinde gerisi lâfı güzaftan başka bir şey değildir. Yeni bir anayasa yapma iradesinin ortaya çıkması ile birlikte ilk defa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kendi hayatlarını köklü bir biçimde etkileyecek temel bir metne müdahil olma fırsatını yakalamışlardır. 12 Eylül ürünü olan 1982 Anayasasının pek çok değişikliğe uğramasına ve bütün reform çabalarına rağmen antidemokratik ruhunun tazeliğini ve zindeliğini sürekli korumuş olması toplumun bütün kesimlerinin ortaklaşa çabasının ürünü olacak ve en temel karakteri sivil olan yeni bir anayasanın vücuda getirilmesini zorunlu kılmıştır.
      ANAYASA BİR SİHİRLİ DEĞNEK DEĞİL
Kuşkusuz anayasa tek başına bir sihirli değnek değildir. Lâkin hiçbir ayrım gözetmeksizin her bir insanı bir varoluş mu’cizesi kabul ederek hak ve hukukunu teminat altına alan, adalet ve özgürlük perspektifini yansıtan ve toplumsal bir mutabakatın ürünü olan bir anayasanın Türkiye’nin sorunlarının çözümü için en temel başlangıç noktası olacağı aşikârdır. Türkiye’nin siyasî tarihi ciddî bir biçimde tetkik edildiğinde görülecektir ki hem demokratik mücadeleler hem de siyasal alanın demokrasi istikametindeki dönüşümü açısından toplumun şuuru, bürokratik önyargının hep önünde olmuştur. Dolayısıyla aslında bu meselede de durum aynıdır. Türkiye hem tarihi hem de kültürel derinliği itibariyle çoğulcu yapısından kaynaklanan ve bugüne kadar görmezden gelinen pek çok meseleyi özgürlükler lehine çözüme kavuşturma becerisine ve kapasitesine sahiptir. Bu sebeple yeni anayasa tartışmalarının yapıldığı şu günlerde, toplumun talepleri bir kırmızı çizgi ya da tabu olarak kodlanmamalı sonraki uygulamaları bağlayıcı, engelleyici ve yasaklayıcı sınırlamalara gidilmemelidir. Dünyadaki uygulamalar, ülkenin şartları, toplumun beklentileri ve talepleri bir arada düşünüldüğünde görülecektir ki insanların talepleri pek çok açıdan realize edilebilir.
Yeni anayasa mutlaka özgürlük ve adalet ekseninde, toplumun rüştünü ispatının ve bu ülkede yaşayan herkesin, özgür insanlar olarak toplumsal alanda hak ettiği yeri almasının bir imkânı olarak düşünülmelidir. 
 
DEVAM EDECEK
 
 
Mehmet Kara
mkara@yeniasya.com.tr

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.