Özgür Eğitim-Sen

Bugün 1 Mayıs

01.05.2018
A+
A-
Bugün 1 Mayıs

Tarihsel kökleri, 1856 yılında Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri çalışma saatlerinin azaltılması için başlattığı protestolara kadar götürülen İşçi Bayramı esas referansını ABD’nin Chicago kentinde işçilerin 1 Mayıs 1886'dan itibaren iş gününün 8 saat olması için başlattığı mücadeleden almaktadır. 8 saatlik iş gününü kabul ettirmek için 1884’te başlayan mücadele 1886’da Chicago’da, Trade-Unions (İşçi Birliği) Kongresi’nde karara bağlandı. 1 Mayıs 1886'da ABD'nin büyük kentlerinde beş binden fazla grev ilan edildi. Polisin müdahalesiyle başlayan çatışmada bir işçi öldü, çok sayıda işçi yaralandı. 3 gün süren gösteriler sonrasında bazı sendikacılara idam, bazıları da ağır hapis cezasına çarptırıldı. Milletlerarası İşçi Kardeşliği Teşkilatı’nın 1889 Paris Kongresi'nde (II. Enternasyonalin 1. kongresi) 1 Mayıs ‘Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’ olarak belirlendi.

 

Ülkemizde daha çok ‘kanlı 1 Mayıs’ olarak tarihe geçen ve 500 bini aşkın insanın katıldığı, işçilerin üzerine ateş açılması ve ardından yaşanan kargaşa neticesinde 34 kişinin öldüğü ve 136 kişinin yaralandığı 1977 1 Mayıs’ı hatırlanıyor olsa da 1911’de Selanik’te, 1912’de de İstanbul’da kutlanmaya başladığını biliyoruz. 1924’de ‘kitlesel kutlanması’na izin verilmeyen 1 Mayıs 1925’te çıkarılan ‘Takrir-i Sükûn’ yasasıyla kutlamalar 1935 yılına kadar yasaklandı. 27 Mayıs 1935’te ‘Bahar Bayramı’ olarak kabul edilen 1 Mayıs, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından 1981 yılında Milli Güvenlik Konseyi 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı resmi tatil olmaktan çıkarıldı. ‘İllegal’ olarak kutlanan 1 Mayıs yaklaşık 30 yıla aradan sonra Nisan 2009'da "Emek ve Dayanışma Günü" olarak resmi tatil ilan edildi.

 

19. yüzyılın ikinci yarısında içerisinde bulundukları çalışma koşullarının insan-dışılığını haykırmak için canlarını ortaya koyarak başlatılan mücadelenin anlamına ve anısına yaslanarak kutladığımız 1 Mayıs, coşku, bayram ve festival niteliğinin yanı sıra çalışanların çalışma şartlarının, mali ve özlük durumlarının ve bununla ilişntili ekonomi-politiğin gündeme geldiği, konuşulduğu, tartışıldığı bir zemin olma işlevi görmelidir. Aksi taktirde İngiliz tarihçinin “her anma töreni bir unutmadır” tespitinde dile geldiği üzere 1 Mayıs bağlamında yaşananlar tarihsel anlamı gölgelemek üzere işlev görebilir. Bu açıdan 1 Mayıs’ın yıldönümünde küresel ahvale, aradan geçen zaman içinde büyük kazanımlar elde edilmesine rağmen hâlâ iç açıcı olmayan vaziyete kuşbakışı göz atmakta fayda var.

 

BM verilerine göre; Afrika, Asya, Latin Amerika ve Karayiplerde yaşayan dünya nüfusunun yaklaşık yarısı hâlâ günde 2 dolardan az bir parayla geçinmek zorunda. 1 milyardan fazla insan ise temiz su bulamıyor ve dünya nüfusunun üçte birinden fazlası kanalizasyon ve çöp toplanmaması dâhil düzgün sağlık koşullarından mahrum. Ekonomik alanda belirtilen söz konusu verilerin sosyal ve siyasal alanda da yoğun bir şekilde yaşandığını görmekteyiz. Dünyanın büyük bir kısmında yaşanan açlık, yoksulluk, baskı, şiddet, güvencesiz ve sağlıksız iş koşulları mevcut sistem içerisinde varlığını her geçen gün şiddetlendirerek devam etmektedir. Mültecilerin nüfusu 70 milyon’a yakın. Özgürlük, Adalet, insanca yaşam haykırışlarının yüksek sesle dillendirildiği 1 Mayıs’ta bu çarpıcı verileri gündeme taşımak ve insanca yaşam taleplerinin dillendirilmesi için emeğin, adaletin ve özgürlüğün talep edildiği bu günü vesile kılarak çarpan etkisi yapacak bu acil sorunlarımızı görmek ve konuşmak durumundayız. 

 

Neredeyse her ay açıklanan açlık ve yoksulluk sınırlarında bir yaşama mahkûm edilen milyonlarca çalışanın yaşam koşulları tüm insandışılığıyla mevcut dünyamızın sevimsiz bir gerçeği olarak önümüzdedir. Aynı şekilde sosyal, kültürel haklarından kabul edilmesi mümkün olmayan bir takım yasal düzenlemelerle mahrum bırakılan , inançlarından, ideolojik-politik görüşlerinden dolayı baskı ve şiddet gören, mağduriyet yaşayan insanların çokluğu umut kırıcı düzeydedir. Asimilasyonun, yok saymanın, baskının, şantajın, manipülasyonun sistematik bir şekilde işlediği, insan onurunu ve izzetini periyodik şekilde aşındıran politikaların ve ekonomi-politik bir ilişki ağının işler vaziyette olduğu da ortadadır. 

 

İnsanın duygularının, ihtiraslarının kışkırtılması üzerine yaslanarak varlığını devam ettiren egemen paradigmanın yol verdiği sömürü, yağma ve talanın insanlık tarihi açısından başedilmesi güç bir risk olarak gün yüzüne çıktığı bu kertede mevzuyu fütürist iyimserliklerle geçiştirmek yerine ciddi, kuşatıcı ve yapısal yaklaşımlarla ele almak durumundayız. Risk söyleminde dile geldiği gibi hayatın bütünselliğini gözetmek aciliyet arzediyor. Tüm yaşam alanlarında etkin bir sosyal hukuk devleti,   işlevsel katılım ve müzakere kanalları üzerinden güncelenen sosyal adalet, eşitlik, sosyal barış, kardeşlik ve dayanışma gerçekleştirilmek için müdafilerini bekliyor. Aynı şekilde gelir dağılımındaki adaletsizliğin, her türlü ahlaki ilkeyi hiçe sayan amansız rekabetin önüne dizginlendiği, güvencesiz, insan hak ve onuruna yakışmayan sözleşmeli, kuralsız, çalışanları her türlü insan dışılığa mahkûm eden düşük ücretle çalışmanın giderilmesi için ciddi ve kararlı bir mücadele de bizleri bekliyor.

 

Değişik adlar altında güvencesiz çalışmak zorunda bırakılan yüzbinlerce kadın ve erkek, kayıt dışı bir şekilde sömürülen milyonlarca insanın sömürülmesi,  her günün başlangıcında eve dönmeme riskiyle işe gidenlerin yaşadığı tedirginlik, işin doğasının ve iş ilişkilerinin yapısal dönüşümünün beraberinde getirdiği ‘karakter aşınması’, ‘prekarizasyon’, tetiklenen ‘belirsizlik ve güvensizlik’ baş edilmesi güç nevzuhur komplikasyonlarla bizi karşı karşıya getirecek. Sağlık ve emeklilik koşullarında küresel ölçekte seyreden geriye gidiş yine bu netameli sürecin devamı niteliğinde. 

 

Bu nedenle her geçen gün geri dönüşü biraz daha imkansızlaşan küresel vaziyetin tahripkar doğasını ifşa etmek, yeryüzünde cenneti kurma motivasyonuyla doğayı, hayvanı hatta insanın kendisini kanının son damlasına kadar sömürülmesini beraberinde getiren dengesini yitirmiş kalkınma ve ilerleme mitosunu sorgulamak ifa edilmesi gereken bir ödevdir. Dünyanın büyük bir kısmında açlıkla, sefaletle her gün milyonlarca insan yaşamını sürdürürken diğer taraftan küçük bir azınlığın ise hayatına varoluşsal bir anlam katamamışlıktan gelen boşluğu aşırı tüketim, kural tanımayan bir serkeşlikte kırıldığı dehşet çemberini yırtmanın yine ertelenmez bir sorumluluk olması gibi.

 

Kısacası 1 Mayıs ‘Emek ve Dayanışma Günü’ hayatımıza ve hayatımızın niteliğine ilişkin bir muhasebe çağrısıdır. Salt çalışanların ve emekçilerin değil, her gün sömürülen, yok sayılan, katledilen kimsesizler için, yağmalanan toprak için, kirletilen hava için, doğal yaşam alanları yok edilen, nesilleri tüketilen hayvanlar için, henüz doğmamış çocuklarımız ve onlara bırakılacak yaşanabilir bir dünya için çağrı. Çağrının zor olduğu açık ancak çağrıya icabetin de zaruret olduğu ortada. 

 

01.05.2018

Abdulbaki DEĞER

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.