Gençliği Maskelenmiş İşsizlikle Oyalamak!
Ülke ekonomisinin gerçekleri ile eğitim planlaması arasındaki makas hiç olmadığı kadar açılmış bulunuyor. En değerli kaynak görülüp rasyonel planlamalarla yatırım yapılması gereken insan gücü popülist politikalara kurban veriliyor, gençlerin hayatları karartılıyor. Bir ülkenin insan kaynağı yönetimi bu kadar savruk, plansız ve kontrolsüz olamaz. Üniversite eğitimi işlevini kaybetti, diplomanın hiçbir anlamı ve değeri kalmadı. Sistem, zincirleme şekilde birbirini etkileyen bir çürüme içerisinde ülkenin geleceğine ve insanına zarar veriyor.
Türkiye’de 1992 yılında toplam üniversite sayısı 30 iken, 3 Temmuz 1992’de çıkarılan 3837 sayılı kanunla tek bir günde 23 yeni üniversite açıldı. Köklü üniversitelerin taşradaki fakülte, yüksekokul ve meslek yüksekokulları birbirine bağlanarak alelacele yeni üniversitelere dönüştürüldü. Bununla büyük kentlerdeki öğrenci yığılmasını engellemek ve taşradaki şehirlerin sosyoekonomik ve kültürel hayatını canlandırmak hedeflendi. 2002 yılına gelindiğinde toplam üniversite sayısı 76 idi. Bu tarihten sonra “her ile bir üniversite” hamlesinin başlamasıyla bugün üniversite sayısı 208’e ulaşmış durumda. Anadolu şehirleri; kütüphanesi, laboratuvarı, akademik geleneği olmayan tabela üniversiteleri ile dolduruldu. Bu üniversitelerden son akademik yılda 870 binin üzerinde öğrenci mezun oldu. Dolayısıyla iş gücü piyasasına her yıl bir milyona yakın diplomalı insan katılıyor. Değersizleşen diploma, iş başvurusunda sıraya girebilmek için asgari bir ön şart işlevi görmeye başladı. Niceliksel olarak çoğalan diplomanın niteliksel olarak içi boşaldı. İş dünyasının diplomaya olan güveni önde gelen üç beş prestijli üniversiteye ait diploma ile sınırlandı.
Üniversite mezunu sayısını artırmanız, eş zamanlı olarak ekonominizi de yüksek teknoloji üreten, AR-GE odaklı ve nitelikli iş gücü talep eden bir yapıya büründürmenizi gerektirir. Ekonominizin ana motoru inşaat, tekstil ve hizmet sektörü iken yani sizden mavi yakalı ara eleman talep ederken siz fabrikasyon şekilde mühendis, sosyolog, öğretmen, uluslararası ilişkiler uzmanı, avukat üretmemelisiniz. Diploma fabrikasına dönüşen niteliksiz üniversiteler gençleri oyalama, işsizlik istatistiklerini maskeleme görevi görüyor; ekonomiye, istihdam piyasasının asla ememeyeceği miktarda biteviye “diplomalı” pompalıyor. Eğitimli olmak artık bir sınıf atlama imkânı sunmuyor, saygınlık arz etmiyor; diplomalı işsizliğin ya da prekaryalaşmanın garantisi oluyor.
Öğretmenlik mesleği üzerinden birkaç örnek durumun vahametini ortaya koyacaktır. Öğretmenliğe kaynak teşkil eden diğer tüm lisans programları yılda 100 bin ile 110 bin arasında mezun veriyor. MEB bünyesinden her yıl ortalama 15 bin ila 20 bin öğretmen emeklilik, istifa ya da farklı nedenlerle ayrılıyor. Bakanlık bütçe imkanları doğrultusunda her yıl ortalama 20 bin ile 25 bin arasında yeni öğretmen ataması gerçekleştiriyor. Atanmayı bekleyen toplam öğretmen adayı havuzunun ise 600 bini aştığı belirtiliyor. YÖK’ün, Eğitim ve Fen-Edebiyat fakültelerinde kontenjanları %30 ila %60 arasında radikal bir biçimde düşürmesine ve ikinci öğretimleri tamamen kapatmasına rağmen arz-talep dengesizliği her yıl çığ gibi büyümeye devam ediyor.
Türk Dili ve Edebiyatı bölümü yılda ortalama 12.000 mezun veriyor. Hali hazırda 25.000 aday sınava giriyor. 2026 yılında atanan öğretmen sayısı sadece 87 ile sınırlı kaldı.
Tarih bölümü bu yıl ortalama 10.000 – 11.000 mezun verdi, MEB sadece 80’ini öğretmen olarak atadı.
İlköğretim matematik öğretmenliği bölümünden yılda 4000 civarı mezun veriliyor. KPSS’ye giren ve aktif bekleyen aday sayısı 15.379 iken bu yıl atanan öğretmen sayısı sadece 508.
Sosyoloji bölümlerinden her yıl 12.000 ila 15.000 arasında mezun veriliyor. Bu yıl Felsefe, Psikoloji ve Sosyoloji mezunlarının ortak yarıştığı Felsefe Grubu branşına sadece 62 atama yapıldı. Mevcut istihdam koşullarında öğretmenlik dışında en fazla 500’ü iş bulabiliyor, geri kalan binlerce sosyoloji mezunu mesleki kimliksizliğe ve güvencesizliğe mahkûm oluyor.
On binlerce aday arasından atanacak ilk 60-70 kişi arasına girebilmek acımasız bir rekabet içerisinden başarılı çıkabilmeyi zorunlu kılıyor. Sınavda genel kültür-genel yetenek ve eğitim bilimlerinin yanı sıra alan sınavında neredeyse hiç hata yapmamayı gerektiriyor. Bu gençlerin dünyasında “derece yapmak” bir tercih veya hırs meselesi değil; hayatta kalma, mesleğe adım atabilme ve var olabilme mücadelesi artık. Hayatının baharındaki gençler hayatı askıya almak ve tükenmişlik, depresyon, anksiyete gibi çağın belalarıyla baş etmek zorundalar. Hükümetlerin popülist politikalarının bedelini bu ülkenin gençleri işsiz kalarak, özgüvenlerini yitirerek, değersizlik duygusuna kapılarak, depresyona girerek, hayata atılamayarak ya da intihara sürüklenerek ödüyor.
Bekir BİRBİÇER
Özgür Eğitim-Sen MYK Üyesi

