Özgür Eğitim-Sen

Genel Başkan Abdulbaki Değer Sona Eren Eğitim Yılını Karar için Yazdı

15.06.2018
A+
A-
Genel Başkan Abdulbaki Değer Sona Eren Eğitim Yılını Karar için Yazdı

Abdulbaki Değer yazdı: Sosyal fosil ve yeni bir eğitim öğretim yılı rutini

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer 13.06.2018 tarihinde Karar Gazetesinde yayımlanan yazısında sona eren eğitim yılı münasebetiyle bizleri 1 yılın değil 100 yılın muhasebesine çağırıyor.

Değer; “Zorunlu eğitimi kök bağlantılarını, günümüzün akışkan dünyasını dikkate alarak yeniden formüle etmemiz gerekiyor” diyor.

 

Dokuz ay süren uzun ve yorucu bir maratonun ardından 2017-2018 eğitim-öğretim yılını geride bıraktık. 20 milyonu bulan öğrencimiz tatil heyecanıyla okullardan ayrılırken bizim de eğitim-öğretim faslında yapıp ettiklerimize ilişkin bir muhasebe yapmamızda fayda var açıkçası. Liselere ve üniversitelere geçişte yaşadığımız sistem değişikliklerinin oluşturduğu belirsizlik ve tartışmalar dışında eğitim alanında önceki yıllarda olduğu gibi rutinimize sadık kaldık. Seçim sürecinin içinde olduğumuz şu günlerde bile eğitime ilişkin kimi teknik vurgunun dışında (anadilde eğitim ve zorunlu din dersi hariç) eğitimin mahiyetine, niteliğine ve derinliğine ilişkin bir talebin, vaadin hatta tartışmanın dile gelmediğini göz önünde bulundurduğumuzda neden rutinimize sadık kaldığımız da bir nebze anlaşılabilir.

 

Zorunlu eğitim düzenlemesi, kendisini ortaya çıkaran koşulları yitirdi. Bugün ne 19. YY’ın pozitivist anlayışı ne taşranın merkeze aktığı nüfus hareketliliği var.

Memleketimizde tarihsel olarak bir kurtuluş reçetesi olarak ele alınan ‘eğitim-öğretim’ başından itibaren modern eğitim kurumlarıyla özdeşleştirilmiş, alanda egemen olan felsefe, pedagoji ve paradigmalar kültür-değer-inanç bağı olmayan hakikatler olarak var sayılmışlardır. Bunun neticesinde temelleri Osmanlı döneminde atılan ve Cumhuriyetle iyice muhkem hale getirilen modern eğitimi yapısal bir sorgulamaya tabi tutmak, varlığını, yapılanmasını ve süreç sistematiğini sorgulamak adeta doğa kanununa karşı çıkmaya dönüştü. Bu yönde bir çaba meşruiyetsiz kılındığı gibi alternatif eğitim, eleştirel pedagoji arayışları da daha başından lüzumsuz maceralar olarak itibarsızlaştırılmaktadır. Büyük anlatıların çözüldüğü iddialarının dolaşımda olduğu bir dünyada modern eğitim bir ‘büyük anlatı’ olarak varlığını sürdürmekle kalmıyor yaygınlığını arttırarak her gün biraz daha büyüyor. Gün geçmiyor ki eğitimin bu yaygınlığına, bu alan genişletme teşebbüslerine ilişkin yeni önerilerle, yeni uygulamalarla karşılaşmayalım.

 

 

 

Rahmetli Nurettin Topçu’nun ‘felsefesi olmayan toplumun mektebi olmaz’ ikazının mevcut sistemimize dönük esaslı bir çekince olduğunu belirtmekle beraber içerisinde bulunduğumuz sosyal-siyasal ve ekonomik kuşulların da mevcut yapılanmamızı atıl kıldığını ve Ziya Gökalp’in ifadesiyle ‘sosyal fosil’e dönüştürdüğünü belirtmek durumundayım. Daha Cumhuriyet kurulmadan evvel Mihrâb Mecmuasının 10’uncu sayısında “…Bizde mektep, turfanda meyve yetiştiren bir ‘sera’ gibidir. Coğrafya okuturuz, memleketimizi bilmeyiz; kimya okuturuz, tatbikatsız; nebatat öğretiriz, maydanozu tanımayız; hayvanat okuturuz, evimizdeki kedinin kaç sene yaşadığını bilmeyiz ilh. Yalan mı?” şeklinde yazan Hasan Âli Yücel kimi maddi hususları sıralıyor olsa da esas itibariyle yapısal bir çıkmaza vurgu yapıyordu. Amerika’dan davet edilen Dewey ve uzmanlıklarıyla ilgili alanlardan görüşleri istenen diğer uzmanların çalışmaları, eğitime erişimde, teknik ve fiziksel donanımda, materyal zenginliğinde, personel niteliğinin geliştirilmesinde sağlanan büyük başarılara rağmen istikrarlı bir şekilde süren ‘başarısızlık’ın tartışılması gerekmez mi? Meseleyi hâlâ hizmet içi eğitim, motivasyonu düşük öğrenci, ilgisiz veli, çalışmayan ‘devlet memuru’ öğretmen formatında çözümleyen ve tüm ilgisini ve enerjisini burada tüketen eğitim yaklaşımının ele alınması gerekmez mi?

 

Eğitim sistemi için sembolik ayartmalar ve palyatif tedbirler kıskacında boğulmadan yapısal-köklü karayışlara ve çözümlere ihtiyacımız var.

 

Eğitim sistemimizin salt akademik başarı gözetmediğini, sosyalleşme, ideolojik endoktrinasyon, davranış ve beğeni kazandırma, gizli müfredat aşılama vs. gibi pek çok boyutunun olduğunu bilelim. Ancak ‘başarısızlık’ dediğimiz zaman söz konusu başarısızlığın da sadece akademik formasyon eksikliğiyle sınırlı olmadığını bilmeliyiz. Eğitim faslında işimizi zor ve yapısal kılan husus da burasıdır. Aksi taktirde teknik ve tali noktada eksikliğimiz (şu an akademik başarı ile sınırlandırdığımız gibi) söz konusu olsaydı bunu giderecek bir formülü bulmak zannettiğimizden çok kolay olurdu. Mesele zannettiğimizin aksine teknik ve maddi imkanlarımızdaki eksiklik ve aksaklıklarda değil tersine doğru ve işe yarar görüp bu eksikliklerden dolayı randıman alamadığımızı düşündüğümüz zorunlu eğitim düzeneğinin kendisinden kaynaklanıyor. Eğitimin ruhu ile tenakuz halinde olan modern eğitim egemen pedagoji ve paradigmasındaki içkin felsefi kodlardan, devlet (iktidar) ile olan karmaşık ilişkisinden, mekan tasarımından, bilen özne-bilmeyen nesne dikotomisinden vs. pek çok parametre ile insanın fiziksel, sosyal ve psikolojik vaziyetine karşı konumlanmaktadır. Diğer taraftan bu yıl TEOG düzenlemesinde yaşadığımız teknik eksiklik ve aksaklıklar gibi hususlar da  vaziyetin üzerine iyice tuz biber ekmektedir. O yüzden bu şartlar içerisinde tekrarlara düşme pahasına birkaç hususa dikkatleri çekmekte fayda görüyorum. Şu an yürürlükte olan zorunlu eğitim sistemi sosyal, siyasal, felsefi, ekonomik ve teknolojik koşulları belli olan bir dünyanın ürünüdür. Mecelle kaidesinde dile geldiği üzere “ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” hükmü uyarınca zorunlu eğitim düzenlemesi kendisini ortaya çıkaran koşulları yitirmiş vaziyettedir. Bugün ne 19. yüzyılın pozitivist anlayışı, ne taşranın merkeze aktığı nüfus hareketliliği, ne toplumsal mühendisliğe meftun ulus devlet, ne de matbaanın belirleyici olduğu teknolojik dönem varlığını devam ettiriyor. Her bir fasılda sıradışı dönüşümler yaşanmış durumda. Post-pozitivist paradigmaların yükselişe geçtiği, küreselleşmenin- küreyerelleşmenin konuşulduğu, ekonominin ve teknolojinin evrildiği ve hızlandığı, toplumsal ilişki ve iletişimin evrildiği, kültürün istikrarsızlaştığı ve hibritleştiği yeni bir süreçte dünün ufku ve koşullarıyla mukayet bir düzeneğini sürdürmeye çalışmak akıntıya karşı kürek çekmektedir. Üstelik bahse konu olan düzeneğin söz konusu dönemdeki performansı ve potansiyeli de beklentilerin gerisinde olduğunu bilelim.

 

Dolayısıyla zorunlu eğitimi kök bağlantılarını, günümüzün akışkan dünyasını ve tarih-kültür-inanç evrenimizin temel parametrelerini dikkate alarak yeniden formüle etmemiz gerekiyor. Kültürel aktarımın imkânsızlaştığı, “toplumsalın sonu” gibi kavramsallaştıraların dolaşıma girdiği bir süreçte anlam ve işlevini yitiren bir yapıyı muhafaza edemeyiz. Etnik, dinsel, kültürel kimliklerin radikalleştiği bir süreçte bu çeşitliliğe cevap verecek bir pedagojinin, eğitim paradigmasının ve esnek bir eğitim yapılanmasının inşası zaruridir. Dolayısıyla günümüzün imkânlarının ve açmazlarının ve mevcut eğitim sisteminin tarihsel serencamı ile kısır potansiyelinin farkında olmak, sembolik ayartmalar ve palyatif tedbirler kıskacında boğulmadan yapısal-köklü karayışlara ve çözümlere ihtiyacımız var. Zira asrın idraki olmak ve zamanın ruhunu oluşturmak iddiası ile hayatı imar etme sorumluluğu, ibn’ülvakt olmayı, sosyal-kültürel ve inanç kodları ile dinamik bir ilişki kurmayı ve bu ilişkiyi taşıyan ve zenginleştiren yapı, içerik ve süreç planlamasını zorunlu kılmaktadır.

 

Bu açıdan zorunlu eğitim başta olmak üzere Tevhid-i Tedrisat, Tekke ve Zaviyelerin İlgası gibi Anayasa’nın 174’üncü maddesinde dile gelen konuları, Kuttül Ammare, Lozan tartışmalarında görünürleşen ortak tarih şuuru eksikliği, küresel dünyanın eğitim kileşerini tekrar etmeyi eğitim felsefesi sanan yüzeyselliği, müfredat problemi, eğitim fakülteleri, YÖK gibi kurumsal zafiyetleri, eğitim rutininde görmezden geldiğimiz öğrencilerimizi, onların boş ders sevinçlerini, hürriyete susayan mahkumların dışarı çıkışlarını andıran teneffüse çıkışlarını, akıl ve zeka eksikliğiyle izah edilemeyecek başarısızlıkları Heidegger’in ifadesiyle ‘hesaplayıcı düşünme’nin baskısı altında gittikçe görünmez hale ‘sükûnetle düşünen düşünme’ ile ele almak mecburiyetindeyiz. Zira farkında olmasak da eski hâl muhal artık.

Abdulbaki Değer

ÖZGÜR EĞİTİM-SEN GENEL BAŞKANI

KARAR / 13.06.2018

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.