Özgür Eğitim-Sen

Genel Başkan Eğitim Ahvalimizi Yazmaya Devam Ediyor

11.01.2018
A+
A-
Genel Başkan Eğitim Ahvalimizi Yazmaya Devam Ediyor

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer, sahte diplomayla onlarca yıl MEB’de öğretmenlik yapan insanların kamuoyunda yarattığı şaşkınlığı eğitim sistemini merkeze alarak bugünkü (11.01.2018) Karar Gazetesi'nde değerlendirdi.

 

Halil Cibran sıradışı kitabı Nebi’de suç ve cezaya değindiği bölümde şöyle der: “Doğru olan, kötünün yapıp ettiklerine bakılarak masum sayılamaz.” Bu sözün hakkını takdir etmek için önce ‘doğru ne, kötü olan kim?’e dair bir kavrayışımızın olması icap ediyor. Bazen kötü olarak abartılan ve kamusal nefretin nesnesine dönüştürülen şey, elimizde bir doğru olduğu yanılsaması oluşturmak içindir. ‘Tımarhaneler dışarıdakiler kendilerini akıllı sansınlar diye inşa edildi’ örneği bu açıdan anlamlıdır ve bu açıdan ele alınmalıdır. Buradaki sınır, dikkat edilirse, hakikate göndermede bulunmaz, tam tersine bir yalanın-yanlışın hakikate dönüştürülmesi için çevrilen dolabı perdelemeye işaret eder. Bu mevzu gündelik rutini üzerinde varoluşsal bir konumlanışla düşünmeyi görev bilenler için önemli bir mevzu. Gündelik rutinin kör inançlar, kötürüm gelenekler üzerinden şekillenmiş olabileceğini ve özü itibariyle bizim insanlaşmamız önünde engel teşkil edici olabileceğini hesaplayanlar, hesaplamak zorunda olanlar için mevzunun önemi biraz daha artıyor. 

 

Ancak mevzuyu ele alırken dikkatli ve uyanık olmamızda fayda var. Bahsettiğimiz husus şüphesiz özeni, önemi, iyi niyeti zorunlu kılıyor ancak bunlar temin edildiğinde işin hal olacağını göstermiyor. Özen, önem bazen statükonun can suyu, iyi niyet ise cehenneme giden yolun taşlarını döşemek oluyor, olabiliyor. Bu açıdan ‘iki günü birbirine denk gelmemek’ şuuruyla ve ‘her gün yeni bir gün ve yeni şeyler söylemek lazım’ şiarıyla yol almak zarureti var. 

 

Geçen yıl mart ayında 19 yıllık bir öğretmenin, üstelik çalıştığı okullarda başarılı bulunmuş, ilinde ‘takdir belgesi’ almış, Türkiye’de ‘yılın öğretmeni’ seçilmiş ve dönemin Başbakanı Erdoğan’ın elinden ödül almış olan bir öğretmenin diplomasının sahte olduğunu öğrenmiştik. Kamuoyunun ilgisini ve hayretini çeken şey; diplomanın sahte oluşu, bu kişinin öğrencilerini ve MEB’i yıllarca bu şekilde kandırabilmiş olmasıydı. Kısa süre önce yine benzer bir haber basında yer aldı. 17 yıllık bir Edebiyat öğretmeninin meğerse diploması sahteymiş. Görebildiğim kadarıyla projeksiyon yine sahte diplomaya, sahte diplomayla öğretmenlik yapan kişiye çevrilmiş durumda. Halil Cibran’ın “doğru olan, kötünün yapıp ettiklerine bakılarak masum sayılamaz” tespitini yazıya başlarken zikretmiştim. Söylendiği gibi bu vesileyle doğruyu, doğru olduğu varsayılanı görebilecek miyiz? Gerçekle yüzleşme cesareti gösterebilecek miyiz? Yoksa içine gömülü halde bulunduğumuz yanılsamayı, en büyük saadetimiz bellemeye devam mı edeceğiz? Ünlü savunma avukatı Jacques Verges “her suç,  topluma yöneltilmiş bir sorudur” diyordu. Veya her suç, gerçeklikle yüzleşmeye dönük bir çağrıdır da denilebilir. Ünlü sosyolog Ulrich Beck’in tespitiyle soracak olursak her suç, sorunları yapısal olmaktan çıkarıp biyografikleştiren egemen yaklaşımı yapıbozuma uğratma fırsatı olarak da görülebilir mi? Suçlunun fiilini önemsizleştirmek, meşrulaştırmak, buharlaştırmak için söylemiyorum bunları. İşin aleni suç kısmı zaten gözümüzün önünde. Ancak bize olayın bütününe değecek nazarlar lazım. 

 

Malum olduğu üzere Matrix’te gerçek olduğuna inanılan şey, sistemin inşa ettiği bir modelden başka bir şey değildi. Keanu Reeves’in canlandırdığı kahramanımız Neo tabiri caizse “gerçek gerçeklik”te uyandığı zaman gördüğü yanıp yıkılmış harabelerle dolu ıssız bir manzaradır. O yüzden direniş lideri Morpheus Neo’yu şu ironik ifadeyle selamlar: “Gerçeğin çölüne hoş geldin.” Başka semptomların, göstergelerin yanı sıra şu sahte diploma olayları üzerinden acaba bizde eğitim sistemine ilişkin bir farkındalıkla “gerçeğin çölüne hoş geldiniz” diyebilecek miyiz? Bu olay üzerinden sorgulamamızı cari eğitim sistemimize teşmil edebilecek miyiz? Denetim sistemimiz, bürokratik işleyişimiz, pedagojik formasyon denilen zorunluluğumuz, öğretmen yetiştirme mekanizmamız gibi eğitime ilişkin tüm organizasyonumuz işlenen bu suç dolayısıyla testten geçmiş durumdalar. Tabiri caizse pratiğin sert imtihanında sınandılar. Bu sınama doğrudan hayatın kendisinden geldiği için de teville, çarpıtmayla giderilecek gibi değil. Sahte diplomayla MEB’de yıllarca çalışanlar ve üstelik başarılı şekilde çalışanlar kurumsal vaziyetimizin nasıl da keyfe keder olduğunu, uydurduğumuz gerekçeler ile fiili işleyişimiz arasındaki irtibatın keyfilikten, bizim öyle olmasını ummamızdan öte bir anlam ifade etmediğini başka bir teste ihtiyaç duymayacak şekilde göstermiş oldular.

 

18-01/10/11krt11a_tum.jpg

 

Modern toplum üzerine eleştirel okumalarıyla maruf Ivan Illich yürürlükteki pek çok uygulamanın varlık koşulu olarak bildiğimiz hususların gönüllü aldanmamızla, tabi tutulduğumuz sistem(at)ik operasyonlarla ilintili olduğunu belirtirken haksız sayılabilir mi? Öğrenmenin okula iliştirilmesinin modern bir hurafe, bildiğimiz düz ve sıkıcı işlerde bir keramet aramamızın yanılsama olduğu eleştirileri bu sahte diploma olayıyla teyit edilmiş olmuyorlar mı?

 

Sahte diploması ile gerçek diploması olan, aynı işi yapıyor ve ortaya bir fark çıkmıyorsa –ki çıkmıyor- burada sahte diplomaya yüklenmek, bütün enerjiyi orada tüketmek yerine sahtesi ile hiçbir farkı fark edilmeyen gerçek(!) diplomayı sorgulamak boynumuzun borcu olmalı değil mi? Bu diplomanın verildiği eğitim fakültesini, bu diploma için şart koşulmuş müfredatı, dersleri, pedagojik formasyonu masaya yatırmak hayat-memat meselesi olmalı değil mi? Sahtecilik olayını açığa çıkaramayan bürokratik yapılanmanın, bunu ölçemeyen denetim mekanizmasının varlığı, işlerliği varoluşsal şekilde sorgulanmalı değil m?

 

Sorgulamada çekingen davranmamızı gerektiren bir husus olmadığını bilelim. Yüzyılı aşkın süredir yürürlükte olan bu sistemin bir yalanlar yumağıyla varlığını devam ettirdiğini, varlığını ifa ettiği büyük ve kutsal bir görevden ziyade malul olduğumuz kifayetsizlikten aldığını hiç aklımızdan çıkarmayalım. Bugün bu sistemi kaldırdığımızda memleketin bir şey kaybedeceğinden korkmak; yürürlükte olanın ne olduğunu bilmemekten kaynaklanıyor. 

 

O yüzden başımıza gelen musibetten ders çıkarmak, işlenen suçu bize yöneltilmiş bir soru gibi görmek ve kendimizi değiştirmemiz gerektiğine dair hayatın gönderdiği bir sinyal şeklinde ele almak yapacağımız en akıllıca iştir. Egemen klişelere, ezberlere, anlamsız sözlere prim vermeden yol alabilirsek bu patinaj parkurundan çıkma şansımız olabilir. Yeter ki Heidegger’in  şeylerin gizini, anlamını açmamızı sağlayan düşünme biçimi olarak tanımladığı ‘sükunetle düşünen düşünme’ ile rutinimize odaklanalım. Yeter ki Nietzche’nin altını açık yüreklilikle çizdiği ‘iyinin ve kötünün ötesi’ne geçebilecek esaslı bir tavır sergileyebilelim. İşin aslı bu ve öyle görünüyor ki başka çaremiz de yok.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.