Özgür Eğitim-Sen

Sonucun değil sürecin selametinden mesulüz

14.04.2017
A+
A-
Sonucun değil sürecin selametinden mesulüz

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer gündemi değerlendirdi.

 

Genel Başkanımızın gündemin ayartmalarına ve gündelik savrulmalara kapılmaksızın meselelerimizi aklı-ı selim ile değerlendirmemizin gerekliliğini hatırlatan "Esarittül evvelin ve denge arayışımız" başlıklı yazısı Milat Gazatesi'nde yayımlandı. 

 

Yazının tam metni:

 

Siyasetin bürokratik mekanizmalar üzerinden kuşatmaya alınmasının sakıncalarını yıllar boyunca yaşadık. Siyasetin toplumla teması için çetin mücadeleler verildi, yüksek bedeller ödendi. Düne oranla mesafenin de alındığı ortada. Lakin normalleştirme çabası içinde olduğumuz vaziyet bugün başka bir uca savruldu. Dün bürokratik vesayet üzerinden asli konumundan uzaklaştırılan siyaset, bugün istikamet ve içerik bulması için besleneceği toplumu kuşatma-kapatma yoluna girdi. Siyasetin heveskâr toplumun ise razı geldiği bu yeni kuşatma hali esas itibariyle dün ile bugün arasında örtük bir sürekliliği pekiştiriyor. Dün bürokratik vesayet üzerinden siyaseti dar alanda teknik bir mevzuya sıkıştıranlar, esas itibariyle toplumu kayıt altında tutmanın-vasilik tesis etmenin mücadelesini veriyorlardı. Bugün ise bu acı tecrübeden çıkanlar güçlendirilmesi, önü açılması ve kırk türlü kanaldan prangalanan toplumun önünü açmak, onun yönelim, talep ve beklentilerini karşılamak şeklinde rol almak yerine toplumu güçsüz kılacak yeni bir vasiliğin tesisinde savruluyor. Hem Türkiye'nin siyasi genetiği hem de yerel-ulusal-bölgesel ve küresel gelişmeler söz konusu savrulmayı besliyor, derinleştiriyor ve daha da kötüsü makulleştiriyor. Toplum makulleştirme üzerinden rızasını kabullenirken aynı zamanda dirençsiz ve bağımlı hale geldiğinin ayırdına varamıyor veya varmak istemiyor.

 

Lakin mazeret ve gerekçe ne olursa olsun sürekliliği beslenen, teyit edilen ve kabullenilen şey toplumun güçlenmesine, kendi ayakları üzerinde durmasına fırsat verilmemesidir. Yapılanın hangi niyetle yapıldığı, yapılmasının niçin elzem olduğu şeklinde makulleştirme arayışlarının çok anlamı yok. Zira niye yapıldığı, yapılmak zorunda kalındığı şeklindeki akıl yürütmelere eşlik etmesi gereken “bunun maliyeti nedir?'', ‘'elde edilmesi düşünülen faydaya katkısı nedir?'' gibi temel sorulardır. Bizim dünyadaki mevcudiyetimiz, sosyal ve siyasal konumlanışımız basit şekilde bir ayrışmanın tarafı olarak bulunmayla izah edilemez. Uğraşımız, teyakkuzumuz, mücadelemiz, cehd ve gayretimiz içinde bulunduğumuz tarafın her halükarda muzaffer olması, muktedir kalmasıyla iktifa edemez. Biz ve bizim mücadelemiz doğası gereği bir tavrı-tutumu, bir taraf olmayı zorunlu kılıyor. Şüphesiz mücadelemizin muzaffer olması, muktedir olması bizim için hayati önemdedir. Lakin bu muzafferiyet ve muktedirlik talebi, arzusu ve mücadelesi için şeksiz-şüphesiz ve koşulsuz şekilde gözetilmesi gereken iş ve işlemlerimizin hakka ve adalete, ahlaka ve vicdana uygunluğudur. Zira biz zaferin-yenilginin nihayetinde ilahi muradın bir takdiri olarak tecelli edeceğini ve sonucun değil sürecin selametini gözeten bir pratikten mesul olduğumuz gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu gerçeklik karşısındaki tutumumuz kendi varlığını, inancını ve iddiasını besleyecek ve güçlendirecek uygulamaların taşıyıcısı olarak işlev görmüyorsa o zaman konjonktürel abanmaların ve abartmaların sıhhat belirtisi değil derinlerde seyreden bir rahatsızlığı bastırma girişimleri olduğunu tespit etmek durumundayız.

 

Müslümanların Endülüs'teki varlığı yaklaşık sekiz yüzyıl devam etmişti. Dile kolay, sekiz yüzyıl. Oysa bir tarihsel hikâye olarak anlatılınca Endülüs'ün fethi de, Endülüs'te kalış da ve Endülüs'ten süpürülüş de talihsiz bir oldu-bitti şeklinde anlaşılıyor. Daha da hazini Endülüs'ün çoğunlukla gerçekliği muhal belirsiz bir rüya gibi hafızalarımızda yer almış olmasıdır. Altı çizilmesi, görülmesi gereken husus şu; bizler şimdide ve buradayız. Lakin ne bilincimiz ne de bilinçaltımız, kısacası bizi biz eden ne var ise asla şimdi ve burada ile mukayyet değil, mukayyet olması da mümkün değil. Dolayısıyla burada ve şimdi içinde gömülü kalmamak için, konjonktürün abanmalarında ve abartmalarında şaşmamak için aklımızı ve sorumluluğumuzu canlı tutmak durumundayız. Endülüs'te sekiz yüzyıl süren İslam'ın varlığı bugün tahayyülü bile imkânsız ‘'esatirül evvelin'' hükmünde. Niye? Bu sadece Kıta Avrupası'nın homojenliğini korumaya ant içmiş Hristiyanların güç ve kudretinden miydi? Yoksa eş zamanlı olarak Müslüman ahalinin kıyafetsiz ahvalinden mi?

 

Temelde dünyanın başından beri verdiğimiz mücadelenin, mensubu bulunduğumuz taraf açısından, her daim bir varlık-yokluk davası olduğu ortadadır. Mücadelemizin kızıştığı dönemler az değil ve bugün de İslam dünyası bu tarihin alevlendiği dönemlerden birisini yaşıyor. Ancak ister kızıştığı dönem ister görece sükûnet bulduğu dönem olsun bizler için vaziyet de vazife de değişmiyor. Son birkaç yılda 30 Mart Yerel Seçimleri, 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı Seçimi, 7 Haziran ve 1 Kasım Seçimlerini yaptık. Şimdi de 16 Nisan Referandumuna doğru gidiyoruz. Tüm bu seçimlerimizin temel alamet-i farikası hepsinin önemli, ülkenin geleceği ve milletin gönenci için hayati olmasıydı. Daha önceki seçimler de esasında hayatiydi. Bundan sonraki seçimlerimiz de hayati olacak. Ancak seçimler üzerinden işin halledileceğini zannedenler, sorunun hal yoluna koyulacağını farz edenler için Endülüs örneğini verdim. Bu hayatta mucizevi bir hap yok, sihirli ve sıra dışı bir çözüm de yok. Tıpkı sekiz yüzyıl sonrasında Endülüs'ten kazınarak atılan Müslümanların başına gelen gibi. Tıpkı bin yılları aşan bir süredir burada var kalmayı çalıştığımız gibi. Varlığımız ve mücadelemiz yaşamın herhangi bir alanını diğer alanları üzerinde baskın hale getirerek değil tersine vasat bir ümmet olmanın gereği olarak dengeyi ve derinliği tesis ve muhafaza etmektir.

 

Abdulbaki Değer

ÖZGÜR EĞİTİM-SEN GENEL BAŞKANI

 

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.