Özgür Eğitim-Sen

Yasin Aktay Mücadelemizi Unutmadı

25.11.2016
A+
A-
Yasin Aktay Mücadelemizi Unutmadı
 
 
 
 
Yasin Aktay
yaktay@yenisafak.com.tr
30 Ocak 2012 Pazartesi
Demokratik açılım yolunda Milli Güvenlik derslerinin kaldırılması
Uludere faciasından sonra Hrant Dink davasında ulaşılan karar yaklaşık bir aydır Türkiye'de hiç bir şeyin değişmemiş olduğu izlenimini beslerken arka arkaya ve sessizce gelen iki kararın (liselerde Milli Güvenlik derslerinin kaldırılması ile 19 Mayıs törenlerinin yapılma şekline dair yeni düzenlemenin), bazı insanlarda ciddi bir kafa karışıklığı yaratmış olması muhtemel.
Üstelik hem Dink davasının seyrinde hem de Uludere vakasının soruşturmasında sözkonusu izlenimleri boşa çıkaracak gelişmeler de yok değil. Her ikisinin aynı kefeye konmuş olması bile, Uludere vakasının sanılandan çok daha karmaşık bir "suikast" olarak kabullenilmiş olduğunu gösteriyor. Esasen, bu kadar karmaşık bir suikastı planlayıp tezgâhlayanların herkesi akla ilk gelecek "şüphelilere" yöneltmek suretiyle hedef saptırma konusundaki teşebbüsleri de hiçbir şekilde göz ardı edilmiyor. Bu tür suikastlarda olayın ilk anlarında hem faillerin hem bütün boyutların çok aşikar olduğuna dikkat çeken, olağan şüphelilere ısrarla yönelten kampanyalara o kadar sansasyonel faili meçhul tecrübesinden sonra, kuşkuyla bakmayı artık öğrenmiş olmalıyız.
Her iki olay dolayısıyla hiçbir şeyin değişmemiş olduğu değerlendirmesi bu açıdan bakıldığında acul bir karar. Gerçi bu tür değerlendirmelerin çoğu zaman hükümet üzerinde teşvik edici veya harekete geçirici bir baskı olarak işlevini takdir etmek gerekiyor. Ancak yine takdir etmek gerekiyor ki, hükümetin demokratikleşme veya hukukun üstünlüğünü tesis yönünde bir niyeti olmasa, daha önceki hükümet örneklerinde gördüğümüz gibi bu türden eleştirilerin de pek bir etkisi olmuyor. O yüzden bugün eleştirinin sonuç aldığı bir aşamaya gelmiş olmanın, sadece eleştirilerin bir başarısı değil, mevcut siyasi iradenin de bu yöndeki bir tercihinin sonucu olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor.
Doğrusu ne 19 Mayıs törenleri ile ne de Milli Güvenlik dersleri ile ilgili şimdiye kadar güçlü bir sesle dillendirilmiş bir talep, eleştiri veya muhalefet yoktu. Birincisi ile ilgili Genç Sivillerin epey zamandır başlatmış oldukları "19 Mayıs'ı stadyumlardan kurtarma" hareketinin hakkını yemeyelim, çok güzel, şık eylemleriyle konuyu gündeme getirdiler ama bu, hükümet üzerinde bir baskı oluşturabilecek bir talebe dönüşmedi hiç. İkincisi ile ilgili de bundan 6 sene kadar önce Öğretmen-Sen (Özgür Eğitim-Sen) Genel Başkanı Yusuf Tanrıverdi'nin "Resmi ideoloji kıskacında eğitim sistemi" başlıklı raporunu zikredebiliriz. Milli Güvenlik derslerine ve andımıza da değinen bu rapor dolayısıyla Tanrıverdi uzun süre yargılandı, sendika kapanmanın eşiğine geldi. Ama yine Milli Güvenlik derslerine dair yaygın bir muhalefet gelişmedi. Oysa bu dersler kaldırıldığında bütün demokrat çevreler bile bir anda bunun militarizmin etkilerini gidermek açısından ne kadar önemli, hatta gecikmiş bir karar olduğunda ittifak etti.
Oysa din derslerine yönelik muhalefet çok daha büyük bir yaygınlığa sahip, etkili çevrelerden yana din derslerinin kaldırılması yönünde ciddi baskılar var. Ama hükümetin bu konuda bir acelesi olmadığı gibi, daha bu konuda ne yapacağı da belli değil.
Bu, hükümetin tutumu. Ayrı tahlilleri ve eleştirileri hak ediyor tabii. Ancak burada din derslerine yönelik bunca radikal eleştirilerin şimdiye kadar Milli Güvenlik derslerinden, inkılap tarihi hatta genel olarak bütün tarih derslerinden neden esirgenmiş olduğunu sormak gerekmez mi? Aslında Milli Eğitim derslerinin neredeyse tamamı alabildiğine ideolojik bir içeriğe sahip. Çocuklarımıza alabildiğine gerçeküstü bir tarih algısı veriliyor. Bu gerçeküstülüğe içine başka milletlerden olan "üstünlüğümüze" dair mitolojik anlatımlarımız eşlik ediyor. Yanısıra, başka milletlerin ne kadar "kötü", "kalleş", "aşağılık" olduklarına dair bolca "kendine hayranlık" ve "başkalarını aşağılama" söylemi de derslere boca edilmiş durumda.
Bütün bu dersler tartışılması akla bile gelmeyecek şekilde "zorunlu" ve şimdiye kadar ciddi bir eleştiri konusu olmadığı halde bütün eleştiri oklarının din kültürü derslerine yöneltilmiş olması sizce de manidar değil mi?
Yanlış anlaşılmasın, "mecburi" olarak verilen bir dersin zaten Müslümanların razı olabileceği bir ders olamayacağı düşüncemden vazgeçmiş değilim. Hiç kimseye veya hiç kimsenin çocuğuna razı olmadığı halde İslam dini empoze edilemez. O yüzden din kültürü derslerinin bu hale dönüşmüş olma ihtimali karşısında İslami duyarlılıklara sahip birinin gönül huzuru içinde bunu kabullenmesi, hele savunması düşünülemez. Böyle bir ders sistemiyle hiç kimseye İslam ahlakı da kazandırılamaz. Dersin verilme tarzı bile daha baştan İslam ahlakının en temel ilkesini ihlal ediyor: Dinde zorlama yok. Zorlama en büyük ahlaksızlık. Bunda kuşku yok. Mevcut durumun bir eleştiriyi hak ettiği açık, ama diğer derslerin, yol açtığı kişilik dejenerasyonu ve şovenizm dolayısıyla daha az eleştiriyi veya muhalefeti hak etmedikleri halde neden şimdiye kadar bu muhalefetten muaf kalmış olmaları üzerinde durmak gerek.
Dahası, gündemde yokken bir anda bu konuya el atılması, demokratikleşme ve sivilleşme sürecinde hükümetin aydınların veya kamuoyunun baskısına fazla ihtiyaç duymadığını mı gösteriyor acaba? Öyleyse bu iyi bir şey mi?
En azından demokratikleşme sürecinin ilerliyor olduğunu görmek açısından umut verici. Hiç kuşkunuz olmasın bu kararlar demokratik açılım programına rahatlıkla yazılabilecek büyük, hayırlı adımlar.
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=30.01.2012&y=YasinAktay

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.