Özgür Eğitim-Sen

EĞİTİMDE DEĞİŞMEYEN PARADİGMA

26.11.2016
A+
A-
EĞİTİMDE DEĞİŞMEYEN PARADİGMA
 
 
 Genel Sekreterimiz Abdulbaki Değer'in bugünkü(11.01.2013) Taraf Gazetesinde yayımlanan yazısı
EĞİTİMDE DEĞİŞMEYEN PARADİGMA
 
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer geçtiğimiz günlerde Osmaniye’de yaptığı bir açıklamada “Ülke düzeyinde istihdamımızı kolaylaştıracak ve piyasanın da ihtiyaç duyduğu bilgi ve becerilerle donanmış çocuklar yetiştirmek istiyoruz. İstiyoruz ki çocuklarımız, dinini irfanını bizden öğrensin, başka yerden değil. Toplumsal ve ahlaki değerleri okullarımızda öğrensinler. Bir millet şuuru, bir tarih bilinci kazansınlar” şeklinde, hükümetin eğitim-öğretime oradan da toplumsal yaşama ilişkin anlayışının ipuçlarını vermiştir. Açıklamanın satır aralarına bakıldığında, açıklamada; modern dönemin eğitim-öğretim anlayışının son derece canlı ve dinamik bir biçimde hayatiyetini devam ettirdiği görülmektedir. Bilindiği üzere modern dönemle birlikte ortaya çıkan zorunlu eğitim ya da devlet tekelindeki eğitim-öğretimin iki temel dayanağı bulunmaktaydı. Birincisi modern ekonominin gereksinimlerine cevap verebilecek işgücü ihtiyacının karşılanması, ikincisi ise devletin beklentilerine uygun “makbul vatandaş” üretimi. Milli Eğitim Bakanının konuşması mantıksal açıdan iki temel dayanağı kesin bir biçimde bize tekrar hatırlatmıştır. 
 
Mevcut anayasanın 24.maddesinde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ile ilgili hükmün uygulamada olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Milli Eğitim Bakanının söylemi ile 12 Eylül rejiminin eylemselliğinin birbiri ile uyumu ilginç durmaktadır. 12 Eylül rejiminin zorunlu din dersini koyma gerekçesi ile Milli Eğitim Bakanının çocuklara din ve irfan öğretme isteğinin motivasyonu farklı olarak kodlansa da bu iki yaklaşım, toplumu siyasi iktidarın/devletin söylemine kapatma noktasında birleşmektedir.  “Din ve irfanı bizden öğrensinler başkasından değil” yaklaşımı özü itibari ile kendisi dışında herkesi gayrı meşru bir pozisyona mahkûm eden buyurgan bir söylemdir. Söz konusu söylemin dayandığı mantığın, 12 Eylül mantığından hiçbir farkı bulunmamaktadır. Türkiye’nin en temel problemi olan ötekini sürekli baskılayıp kapatan, bir şey olmaya mahkûm eden buyurgan zihniyet ilginçtir ki ideolojik bir farklılaşmayı önemsiz kılmaktadır. Tek parti dönemi uygulamalarında, 12 Eylül rejiminde kendisini gösterdiği gibi bu zihniyet 12 Eylül rejimini bu gün sanık sandalyesine oturtan Ak Parti siyasetinde de karşımıza çıkabilmektedir.
 
Din eğitimi ve öğretimi alanında toplumsal yapının çoğulculuğunu dikkate almadığı gibi meşru da görmeyen bu söylemin, devletin dine ilişkin anlayış ve beklentisini tek meşru anlayış olarak insanlara dayatmaya çalışması, hiçbir gerekçe ile savunulamaz. Toplumun tüm kesimlerinin başka alanlarda olduğu gibi, din alanında da siyasal sitemin yedeğine alınmaya çalışılması; niyet ne olursa olsun, özü itibariyle dini çoğulculuğun budanıp bastırılması ve din anlayışının yozlaştırılmasına sebep olur. Devletten beklenen insanlara din ve irfan aşılaması ya da ideolojik-politik bir anlayışı dayatması değil; din eğitimi ve öğretimi üzerindeki tekelini kaldırarak bu alanın özgürleşmesini engelleyen yasal düzenlemeleri ortadan kaldırmasıdır. Toplumun tüm kesimleri kendi hür iradeleri doğrultusunda din ve irfan ihtiyaçlarını karşılayabilecek yetkinlik ve olgunluktadırlar. Toplumun birliği, bütünlüğü, devletin dirlik ve düzeni gibi gerekçeler ileri süren devlet, esasen taşıdığı güvenlik endişesini, vatandaşa yapılacak endoktrinasyon yüklemesi üzerinden kaba ve yüzeysel bir bakış açısı ile gidermeye çalışmaktadır. Devlet, bünyesindeki tüm kesimlerin hak ve özgürlüklerini güvence altına aldığında, vatandaşına karşı beslediği güvensizliğin yersizliğini anlayacaktır. Devlete ilişkin güvensizlik vatandaşların kötü niyetlerinden değil devletin yükümlülüklerini yerine getirmedeki zaaflarından doğmaktadır. Vatandaşa ilişkin ileri sürülen güvensizlik, özü itibari ile devletin kendisine olan güvensizliğinin dışavurumudur. 
 
Bir anlamı ile kendisine ayna tutan ötekini görmeye tahammül edemeyen bu zihniyet; en basit çözüm ile kolaycılığa kaçıp, çareyi aynayı kırmakta aramaktadır. Tüm farklılıkları, ötekiyi baskılayıp bir takım iktidar düzenekleri ile kendisine benzetme arayışları özü itibari ile yozlaştırıcı, buyurgan ve tahripkârdır.
 
Tüm bunların ötesinde Milli Eğitim Bakanının din ve irfanı öğrencilere okul üzerinden verme iddiası-inancı beyhude bir sosyal mühendislik arzusunu yansıtmaktadır. Bulunduğumuz koşullar itibari ile bu arzu zamanın ruhuna aykırı ve başarısızlığa mahkûmdur. Tarihsel tecrübemiz de bunun çekici ancak nafile bir uğraşı olduğunu göstermektedir. Milli Eğitim Bakanının okullara yüklemeye çalıştığı tasarlanmış olanı okuldan üretme şeklindeki misyon da yaşadığımız sosyo-kültürel ve teknolojik dönüşümlerle işlevsizleşmiştir. Özellikle din ve irfan öğretme gibi eğitsel bir alanda tüm sakıncalarına rağmen başarı sağlamak bir hayal olduğu gibi neredeyse yüz yıl önce Gökalp’in söylediği gibi biz de okul ve medrese, bünyesine aldıklarına din –irfan öğretmek yerine onların ahlakını bozmaktadır.
 
Bu söylemin asıl ironik bir hal aldığı durum ise bugün eğitim sisteminin tüm kademelerinde ve çalışma hayatında kılık kıyafet alanına ilişkin başörtüsü yasakları devam ediyorken devletin kendisini öğrencilere din ve irfan öğretmekte yegane mercii olarak görmesidir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.